Geçtiğimiz hafta başlayan rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının ardından konuşulanları, yazılanları takip ediyorum.
Gözaltına alınanlar ve iddialar dışında her şeyi konuşuyor, tartışıyoruz. Özellikle sosyal medyada büyük bilgi kirliliği var.
Hafta sonu Başbakan Erdoğan açılışlar için gittiği illerde sürekli olarak devlet içinde bir yapılanmadan bahsederek, operasyonun bir intikam çabası olduğunu söyledi. Haklı olabilir.
Çünkü…
Dış mihraklı teorilerin temelinde Halkbank yatıyor. Operasyonun altında İran-Türkiye arasındaki finansal ilişkiler olduğu söyleniyor.
Ayrıca, ABD'nin İran'a yönelik ambargo kararını dinlemeyen Halkbank’ın, uzun süredir Yahudi lobisi ve Beyaz Saray'ın hedefinde olduğu konuşuluyordu.
Halk Bankası'nın en büyük suçu, İsrail yapma demesine rağmen, küresel düzenin saldırdığı İran'a en çok sıkıştığı dönemde el uzatması oldu.
Amerika, İsrail veya cemaat...
Komplo teorileri havada uçuşuyor. Velhasılıkelam, birilerinin düğmeye bastığı konuşuluyor.
Ama rakamlar, gündemdeki olayların en fazla Türk ekonomisini vuracağını gösteriyor.
Özellikle ekonomi çevrelerini tedirgin eden bugünkü ortamın faturasını devlet ve vatandaş ödeyecek gibi... Çünkü operasyonla birlikte borsada Türk şirketleri değer kaybederken, 2,1 liraya yaklaşan dolar tarihinin en yüksek seviyesine ulaşıyor ve haliyle dövizdeki bu hareketlenme birçok sektörde zamların da önünü açılıyor…
Tüm bunlar, olayların Türkiye’ye ekonomik yükünün çok ağır olacağını gösteriyor.
Başbakan Erdoğan, operasyonla ilgili yaptığı açıklamalarda yargıya yüklendi. “Yargı olarak siz de içinizdeki kirlileri temizleyin. Siz de pırlanta gibi temiz değilsiniz. Bizim de bildiklerimiz var” dedi...
Tüm bunlar yaşanırken, Fethullah Gülen’in, sürdürülen rüşvet, yolsuzluk operasyonunun cemaat ile ilişkilendirilmesi ve ardından gerçekleştirilen tasfiye hareketine ilişkin sert açıklamalarda bulundu. Gülen, “İlk kez bunları söylüyorum” diyerek başladığı konuşmasında kendilerini de işin içine katarak beddua gibi dua etti…
Şimdi tekrar başa dönelim…
Bir operasyon düzenlenmiş ve işadamları ve bakan çocukları gözaltına alınmışlar. Yığınla belge, kutular içerisinde paralar vesaire...
Gözaltına alınan çocuklardan birisi İçişleri Bakanının oğlu...
Gözaltına alınmalar bittikten sonra emniyet camiasında görevden almalar patlak verdi. Onlarca emniyet müdürünün yanı sıra, daire başkanları da görevlerinden alındılar. Gökten polis müdürü yağdı desek yeridir.
Görevlendirilen iki yeni savcı ile birlikte soruşturmanın başındaki savcının yetkilerine sınır getirildi.
Ardından Adli Kolluk Yönetmeliği’nde değişiklik yapıldı ve bu değişiklik Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Buna göre, emniyet ve jandarma görevlilerinin, adli olaylarda amirlerine bilgi verme zorunluluğu getirildi.
Yani bundan sonra bakanın haberi olmadan oğlunu kimse gözaltına alamayacak veya evini arayamayacaklar.
Onlarca polis müdürü, “gizli operasyonu” haber vermedikleri için “görevi kötüye kullandıkları” gerekçesiyle görevlerinden alınırken, haklarında soruşturma açılması gerekirken bu polis müdürleri neden başka yerlere/görevlere atandılar?..
Madem bu polis müdürleri görevlerini kötüye kullandılar, yeni gittikleri yerlerde aynı şekilde görevlerini kötüye kullanmayacaklarının bir garantisi var mı?
Şu sıralar operasyonun arkasında kimin, kimlerin olduğunu konuşurken, soruşturmanın önündekileri de unutmamak gerek.
Tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edilen ve mahkemece tutuklanan bakan çocukları var.
Yani ilk olanı konuşalım, sonra arkasındakileri de konuşalım. Tutuklananları, belgeleri, paraları konuşalım. Sonra bunun arkasında cemaat mi var, Amerika veya İsrail mi var onu da konuşalım...
Başta konuşmamız gerekeni neden sona bırakıyoruz?
İlk söylememiz gerekeni son söyleyen bir millet olarak, ilk sormamız gerekeni de en sonunda sormamız mı gerekiyor?..
Hiç düşündünüz mü, neyi konuşuyoruz?..