Kurt Kayası’nda bağları olan.

Mıstı oğlu Mustafa’nın yaramaz oğlu Erdal… bostanlıklarını sulamak için bağlara gitti ve sulama işlerini bitirdikten sonra bir ara Kurt Kayası’ndaki kayaların tepesine çıkarak avazı çıktığı kadar bağırdı.

Çıkardığı sesler, karşı kayalara çarparak kulaklarına geri dönüyordu. Erdal’ın bu yaptıkları, ona bir oyun gibi geldiğinden çok hoşuna gidiyordu ve tekrarlayarak devam etti.

Bir an durakladı gördüklerine çok şaşırdı...

-Kurt yavruları!... diyerek bir yılan gibi yavaşça süzüldü. Kurt yavruları ise, yuvasından dışarı çıkmış birbiriyle oynaşıyorlardı. Erdal düşündü:  

-Birden saldırsam, kurt yavruları benden korkar, kaçarlar. Ben de yuvalarına giremem.

Eline bir taş aldı.

-Birini yaralarım, o da kaçamaz, ben de onu yakalayarak eve götürüp yarasını tedavi eder ve besler, büyütürüm, dedi.

Atik bir hareketle elindeki taşı fırlattı. Yavru kurt, aldığı darbeden dolayı çıkardığı yavru sesiyle bir-iki takla atarak kendini yaramaz Erdal’ın kollarına bıraktı.

Erdal, üzgün bir halde yaptığı hatasını anlayarak, diz üstü çökmüş, kanlar içinde ve kollarının arasında ölü olarak yatan yavruya baktı.

-Allah’ım!... Ben ne yaptım?... diyerek ağlıyor, sızlanarak dövünüyordu. Bir an endişelendi;

-Birazdan yavruların anaları gelir... diyerek ölü yavruyu da alıp, derisini yüzüp post yapmak üzere eve geldi.

Kurt yavruları, kardeşlerinin öldüğünü anlayarak ürkek tavırlarla yuvalarının içinden ara sıra dışarıya bakıyorlar.

Onlar da gözlerinden süzülen yaşlarla inleyerek ağlıyorlardı.

Kurt yavrularının anası, birkaç arkadaşıyla birlikte yuvaya geldi.

Yuvanın önündeki kanı kokladılar ve yuvaya doğru koştular.

Anasının memesini emerken dişleriyle ısırarak canını yakan o yavrusunu aradı. Dışarıdaki kan onun kanıydı. Anne kurt, dışarıya fırladı.

-Gel süt akan göğüslerimi istersen yerinden kopar... dercesine kayanın tepesine çıkarak, kaybolan yavrusuna ağıtlar yakıp, uluyarak ağladı...

Uludular, ağladılar.

Diğer yavrular ise, hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi, analarının göğsüne sarılmış, aç karınlarını doyurmak için emiyorlardı.                         

Gecenin yarısı olmuştu. Bulutlar, ay ışığını perdelemiş, ay ve yıldızların uyumasını sağlıyordu.

Küçük çoban Mevlüt… koyun sürüsünü toplamış, onlara kavalıyla melodiler çalıp söylemiş ve çok yorulmuştu. Artık göz kapakları kapanıyordu.

Küçük Çoban, uyumamak için her yolu denedi, olmadı. Gecenin ürküten karanlığında uykuya yenik düşerek, dalıp gitti...

Koca ovada derin bir sessizlik çökmüş, gece kuşları ve çekirgeler ses perdelerini kapatmış, serin esen rüzgar her tarafa korku salıyordu.

Ürküten zifiri karanlık ve bu sessizlikte, gözlerinden ateş saçarak çıkardığı o garip seslerle… saldırıya geçen kurtlar, bir anda ortalığı aydınlattılar.

Eşeğinin semerine bağlı olan Kangal köpeği, kurtlara karşı gelmeye çalışıyordu ama bağlı olduğu için hiçbir şey yapamıyordu.

Küçük çoban Mevlüt… derin daldığı uykusuna yenik düşmüş ve koca sürünün kurtlar tarafından kırılmasına engel olamamıştı.

Seher vaktinin serin esen rüzgarları küçük çoban Mevlüt’ün yanaklarını okşayarak uyandırdı. Çoban, gözlerini ovalayarak açtı ve gördüğü manzara… karşısında adeta kanı donmuştu.

Ağır ve korkak hareketle eşeğin semerine zincirle bağlı olarak duran Kangal köpeğinin zincirlerini çözdü. Korkudan titreyerek, hıçkırıklarına boğulmuş bir şekilde köye koşarak geldi.

-Bizim sürüye kurtlar saldırdı!... Tüm koyunları telef etti!... diyerek köylüyü ayaklandırdı.

Köyde tüfeğini alan herkes, Kerkenez’e doğru sürünün yanına koştular ve gördükleri manzara… tüm köylüyü dehşete düşürdü.

Bu arada, “atı alan Üsküdar’ı geçmişti”; can çekiştiren koyunlar için de vaziyet neredeyse böyleydi.

-Mundar olmasın, diyerek “Ya Bismillah” deyip bıçakla kestiler.

Köyde sesler bulut oldu, göğe süzüldü;

-Apış’ın yetmiş koyun... Tahir kanın kırk beş koyun... Şu bizim Sarı’nın da yedi koyunu var idi, ikisi kalmış, biride yaralı.

Kurtların dişleri değen hayvan iflah olmaz, o da ölür... diyerek gökyüzünde uçuşan söz bulutları köy, köy, kasaba, kasaba yankılandı.

Boyalıktan eser acı bir poyraz.

Üfler yön verir kayalı boğaz.

Kerkenezin karı çekerse ayaz.

Kışları güzeldi benim köyümde.

Aradan fazla günler geçmeden kurtlar diğer köylerin sürülerine de saldırarak zarar  verdiler.

Köylüler birleşerek ve kasabadaki jandarmalardan da yardım isteyerek kurtlara karşı koymaya çalıştılar.

Ancak, aradan geçen günlere rağmen kurtların saldırılarına engel olamıyorlardı.

Kasabada çok eskiden beri çobanlık yapan çoban Aziz’in ismi ve söyledikleri köylünün dillerinden süzülen nameli sözlerle yankılandı:

-Kurtlara biri zarar vermiş, yavrularını bularak öldüren ya da yakalayarak saklayan biri varsa söylesin; yoksa kurtların kini çok kötü, insanlara da zarar verirler, dedi.

Herkes birbirine baktı. Mıstı oğlu Mustafa’nın yaramaz oğlu Erdal… söylenenleri duyar duymaz hareketlendi ve koşarak eve geldi.

Post yapacağı kurdun ölü yavrusunu bir torbaya koyarak, Kurt Kayası’na doğru koşarak yol aldı.

Erdal’ı koşarak telaşlı bir şekilde görenler;

-Hayrola Erdal, bu ne hal? Nereye koşuyorsun?...

Erdal, sorulan sorulara mantıklı cevap veremeden Kurt Kayası’na geldi. Kurtların yuvasına eğilerek,  içeriye baktı. İçerden çıt çıkmıyordu.

-Kurtlar diğer yavrularını götürmüş...

Affet Allah’ım, affedin kurtlar... diyerek, elinde getirdiği torbadan ölü yavruyu çıkardı ve kokmaya yüz tutmuş, kanlar içinde olan ölü yavruyu kurtların yuvasına koydu.

-Beni burada bir gören olur, diye kayalarda yankılanan sesiyle;

-Affet beni, affedin beni... diyerek bağırarak hızla oradan uzaklaştı.

Selam ve dua’larla.