Gönül köprüsünden geçerek, sevda ve gönül aşkıyla yanan yüreklerin alevini...
Sabır çiçeklerinin meyveye dönüşünde Kerkenez dağında uçurtma uçurmayı...
Ulu tepeye çıkıp,
-Kokun geliyor...
diyerek sevgili kokuları almayı... Pınarlarından akan buz gibi soğuk sularından kana, kana içip, gönül bahçesindeki gülleri göz yaşlarıyla sulamayı...
Çoban kavalından çıkan namelerle, kurtların öfkesini dindirmeyi... Güneşin sevgi sıcaklığıyla yıldızları sayıp, yalnızların dostluğunu hissetmeyi...
Ve sevgi, sevda, aşk yelleri estirmeyi isterseniz... Buyrun gönül kapımız açık; “destur...” deyip, girin içeri...
Bahar ayları olmasına rağmen kıştan kalan kar yığınları yüksek tepelerde kendini gösteriyordu.
Köyün en güzel kızlarından engelli!... Bahar gül’e sevdalanıp daha sonra Baharın tırafik kazasında hayatını kaybetmesinden dolayı tüm istek ve yalvarışlara rağmen;
-Gitmem gerek... diyordu.
Büyük şehre, Ankara’ya tayinini aldırdı.
-Kırık kanatlı kuşlara koltuk değneği olacağım, yürüyemeyenin ayaklarına tekerlekli sandalye, konuşamayanın ağızlarında dil, Görmeyen gözlere ela, gök mavisi ve boncuk gözler olacağım, diyordu.
Aradan aylar geçti. Öğretmen ne yapacağına bir türlü karar veremeyerek kendini iyice dağıttı. Sokak sokak geziyordu. Saç, sakal bir birine karışmış, bir divane… olmuştu. Hep arıyor, arıyordu.
Aramasına rağmen ne aradığını da bir türlü bilmiyordu.
Öğretmen’in annesi ve babası onun bu perişan haline çok üzülüyorlardı.
Öğretmenin babası, Öğretmeni karşısına alarak;
-Oğlum bu güne kadar sana hiç baskı uygulamadım, bundan sonra da böyle bir niyetim yok. İstesem de yapamam çünkü sen okumuş, kocaman… bir adam oldun. Bu millet senden ve senin gibilerden çok faydalı işler bekliyor, dedi ve ekledi:
-Ama sen bu halinle ne kadar faydalı olabilirsin, bir düşün. Hani sen demez miydin;
“Baba yararlı işler yaparak, kimsesizin kimsesi olacağım...”
Haydi, kalk silkin ve kendine gel, bak dışarıda hava çok güzel. Gökyüzünde süzülen güneş sıcaklığını, sevgisini cömertçe her yere dağıtıyor, dedi
Öğretmen, öne eğik başını hafifçe kaldırarak;
-Bahar!... dedi ve sessiz sedasız bir şekilde gözlerinden süzülerek sakal ve bıyıklarını ıslatan gözyaşlarını elleriyle gizler bir şekilde sildi ve içinde yanan kor ateşine biraz kül serpip;
-Baba!. dedi ve duraklamadan konuşmasına devam etti:
-Ben engelli!... insanlara bir şekilde yardımcı olmak istiyorum ama ne yapacağıma karar veremiyorum, dedi.
Babası, Öğretmen’e tebessümle gülücükler atarak:
-Üzüldüğün şeye bak, yeter ki sen iste, dedi.
Ahmet’in yaşlı gözlerinden bir anda rengarenk gökkuşağı oluştu.
-Ne yapalım? dedi.
Öğretmenin babası:
-Engelli insanları Rehabilite eden özel bir vakıf var. Oranın müdürü arkadaşım, seninle onu tanıştırayım. Orada gönüllü olarak çalışır ve faydasını, zararını da sen hesap edersin, dedi.
Ahmet Öğretmen, kıvılcım ateşiyle patlayan bir yanar dağ gibi oturduğu yerden kalktı. Saç ve sakal tıraşı oldu. Bir de banyo yaparak boy abdesti aldı. Annesinin hazırlamış olduğu yemekle karnını doyurdu ve aç kalan ruhunu da vakit namazlarıyla süsleyerek doyurup;
-İki ayağım var; biri bu dünyanın, diğeri de ahiretin dedi.
***
Siz hiç saklandınız mı? hüzün dolu duygularda. Sağa sola sevinç mutluluk saçarak, masum hane gam, keder tebessümlerde. İşte o… benim.
Mezar taşlarında saklı, anam yarim. Üzerinde çiçek açan göz yaşlarıyla hep suladığım. Kokusuna doyulmaz o Cennet örtüsü. Bazen taşı, bazen de toprağı sinesinde saklayan. Hasretine Meryem’ce ağlayan. İşte o… benim.
Gülenler gülsün. Ben umudumla coşup ağlamayı becereceğim. Yalnızlığıma Gül dikip Sevgi Çiçekleri yetiştireceğim. Yaar yolunda aksayarak yürümeyi. Bir tarafım bu dünyada. Bir tarafımda ahrette. Sabır dalından tutunan var ya. İşte o… benim.
Gelin hadi taş betonlardan çıkıp kırlara gidip Güller derelim. Papatya, yağ Gülü Çiğdem toplayarak. Öksüz oğlanı da koklayıp. Özgürlüğün tadına vararak. Sevgiyle yetişen gariplik mayasıyla da yoğrulan. Hoş kokulu çeşitlikleriyle. Gözler önünde derilen sergide. Sevda Hasret Gurbet derelim. Yeşil ördeklerin gidişi göle bülbülün ötüşü de Gül e. Yarine sızlanan var ya. İşte o… benim.
Bilemedin mi? Beni. Nazımdan yüreğimde, sızlanarak yanıp açmadan solan, ayazımdan. Yalnız öten bülbülün namesinde seherlerde vedalaşan, sabah Yıldızında. Dualarım da yalvarıp yakarışımdan. Sensizliğe tutunan el var ya İşte o… Benim.
Selam ve dua’larımla.