Ankara’nın fakir bir mahallesinde yaşayan, on bir yaşında bir çocuktu Ömer. Yedi kardeşin en küçüğüydü. Her gün rengi solmuş, etrafında yamalar olan kıyafetler giyerdi, paraları yoktu ki yenilerini alabilsin!
Okulunu çok seviyor, ileride iyi bir mesleği olsun istiyordu. Derslerine çalışmak için vakti yoktu ama maalesef, okul dışındaki vakitlerini simit satarak geçiriyordu. Küçük bir simit tezgâhı vardı, bir tanıdıklarının verdiği. Yine o tanıdıkları, sabahları işe giderken Ömer’i de okula bırakıyordu arabasıyla. Ders bitince kendisi geliyordu. Okulu evine çok uzaktı ve her gün iki lira yol parası vermek zorunda kalıyordu. Her gün cebinde olan para da zaten iki lirayı geçmiyordu.
Ne kadar acıkırsa acıksın, canı isterse istesin, kantinden yiyecek içecek bir şey almıyordu. Cebindeki iki lirayı harcasa eve yürüyerek gitmek zorunda kalacaktı. O kadar yolu yürümektense aç kalmaya razıydı.
Ders bitti, taktı her tarafı yırtılmış okul çantasını sırtına, otobüs durağına doğru yürüdü. Yaşlı bir teyze dikkatini çekti, hemen önündeydi. Yol verdi teyzeye, dolmuşa binmesi için. Yaşlı kadın, “Param yok, beni de götürebilir misiniz?” diye sordu şoföre. “Hep böyle yapıyorsunuz, in aşağı!” dedi şoför. Ömer, avucunda sıkı sıkı tuttuğu iki lirayı yaşlı kadına uzattı ve arkasını dönüp yürüdü. Üzgündü ama eve yürüyerek gideceği için değil, yaşlı kadını hakir görüp bağırdıkları için…
  Sökülen İlmekler Kitabından