Ölüm uykusundan uyanmış gibiydi.
Kendine gelmiş bir sağına bir soluna bakınıyor, bir taraftan da nerede olduğunu çözmeye çalışıyordu.
Etrafında yatan kafası, kolu, bacağı sarılı kişileri gördüğünde hastanede olduğunun farkına vardı.
Sabah vizitesine gelen beyaz önlüklü iri yarı birisi yanı başındaki ranzada yatan hastaya yaklaştı gülerek şunnları söyledi. “biraz daha sabredin bizimkiler İstanbulun her yerine yayıldı Bayrağı çekmeye azkaldı” diyordu. 
Ömer birden Cephede olan bitenleri hayal meyal hatırlamaya başladı. 
Yanındaki hastayı muayene eden Doktor Ömer’in gözlerini açtığını görünce muayene etme zahmetinde bile bulunmadan diğer hastalara geçti. Sonrada yaralı koğuşunu terk etti.
Ömer Yanındaki arkadaşına yakınlık göstererek olan biteni anlamaya çalışıyor bir yandan da kimliğini gizli tutuyordu. 
Yanında yatan yaralı Ermeni asıllı Türk Vatandaşı olduğunu öğrendi, sonrada Doktorun anlattıklarının ne olduğunu öğrenmeye çalıştı.
Doktorun söylediğine göre İstanbul İtlaf Devletleri tarafından kuşatılmış sarayın teslim olması için sayılı günler kaldığını anlatıyor, kendi yandaşlarına moral aşılıyordu.
İstanbul Karta Hastanesi yaralılarla dolmuş Milletine kimliğine bakılmaksızın burada tedavi ediliyorlardı. Kendilerine bakan Doktorunda ermeni olduğunu öğrenmiş Yarası çok ağır olduğu için hiçbir şey yapamıyordu. 
Sargısını açtı yarasının kapanıp kapanmadığını kontrol etti.
Sonrada yastığının altına elini sürerek silahını aradı ama bulamadı. 
Diğer yanında yatan yaralının Koltuk değneği olarak kullandığı sopaya gözü ilişti. Gece olunca da habersizce sopayı alıp yatağının içine uzattı. 
Sabah Koğuşta bulunan yaralıları muayene için gelen Doktor, Ömer’in yatağının içinde oturduğunu görünce gününüzü göreceksiniz az kaldı gibi laflar mırıldandı. 
Ömer Doktor Bey ne diyorsunuz anlayamadım kulağım ağır duyuyor yakından söylermisiniz diyerek yanına yaklaşmasını istedi.
Doktor yanına yaklaşmış dişlerini sıkarak sözlerini tekrarlıyordu ki Ömer Yatağına uzattığı sopayı Doktorun kafasına indirdi. 
Koğuşta kopan gürültüyü yine kendisi susturdu. Sonrada üzerine bir şeyler giyerek Hastaneyi terk etti.
Soluğu Tren garında almış fakat sokaklarda karşılaştığı ecnebi askerlerin çokluğu Doktorun söylediklerini doğruluyordu.
Ankara’ya giden Trene binerek yaralı vaziyette günlerce yolculuk yaptı. 
Yerköy’de inip at arabası kağnı ne bulduysa yarasına aldırmadan yoluna devam etti.
Yozgat'tan ayrılmasının üzerinden tam 16 Yıl geçmişti ama o geçen yılların farkında değildi. Köyüne vardığında birkaç ihtiyarın dışında kimseler yoktu. Evine vardığında yığılıp kaldı. Askere giderken bıraktığı Çiçeği burnunda gelin olan hanımı on altı yıl beklemiş, birde kendi boyuna yaklaşan 15 yaşında oğul anası olarak karşıladı. 
Babası, Annesi Askerden kaçtığını düşünüyorlar geldiğini kimselere haber vermeyin diye tembihliyorlardı ki. Ömer Sesini birden yükselterek ne yani ben vatan haini miyim görmüyor musunuz halimi ben cephede yaralandım diyerek serzenişte bulundu.
Sonrada karnını açarak kuşağını çözmeye çalıştı. 
Yarası kanamış, Kuruyan kan, kuşağını karın derisine yapıştırmıştı. Aradan geçen on altı yıl yaşadığı her şeyi unutturmuş aklında sadece karnına saplanan kılıcı hatırlıyordu. 
Bulgaristan bölgesinde sivil istihbarat yaptığı sırada üç Pomak askerleri tarafından önleri kesilmiş Türk birliğinin hangi yönde mevzilendiğini sormuşlar Ömer de Tersi istikameti göstererek hem birliğini hem de Askeri kimliğini gizlemeye çalışıyordu. 
Uzaktan üzerlerine doğru gelen süvarileri fark eden Pomak askerleri Etrafında dönüyor bir yandan da gelen süvarileri takip ediyorlardı. Tam o sırada elindeki kılıcı Yüzbaşı Ömer beyin sırtına sapladı. 
Karnından çıkan kılıca elleriyle mani olmaya çalışırken parmakları kesiliyor, kopma derecesine yaralanıyordu. 
Sırtından giren kılıç göbeğinden çıkmıştı. 
Bulgar süvarileri Gelenlerin Türk Süvarisi olduğunu fark etmişler yakaladıkları Yüz başı Ömer Beyi öldüresiye yaralayıp kaçmışlardı.
İmdadına yetişen Cephe arkadaşları; bölge keşfi için istihbarat subayı olarak görevlendirilen Yüzbaşı Ömer Beyi Ağır yaralı halde buldular. 
Türk süvarileri Yüzbaşı Ömer beyi yakında bulunan köy götürerek Köyün muhtarına emanet ediyor Muhtara da şu uyarıyı yapıyorlardı “Bak koca baş bu Askeri alıp derhal bir Hastaneye yetiştireceksin, Eğer bu adama bir şey olursa gelir hesabını sorarım” diye uyardı. 
Köyden temin edilen bir at arabasıyla muhtarın refakatinde hastaneye götürdüler. At arabacıyla köy muhtarının arasında geçen konuşmaları duyuyor At arabasını süren kişi arabayı zaman zaman yoldan çıkarıp taşlı, kesekli yerlerden sürüyor muhtarın uyarısına ise şu yanıtı veriyordu biz hastaneye varana kadar ölmeyeceği varsa da ölsün diyordu. Ömer Bey bu konuşmaları duyuyor belindeki silahına eli gitmiyordu. Yarı baygın bir halde hastaneye götürülen Yüzbaşı Ömer Bey arabacıyla yanındaki Muhtarın arasında geçen konuşmalarını duyuyor, şöyle diyorlardı “Ne diye bir Türk’e Yardım ediyoruz atalım arabadan geri dönelim nereden bilecekler diyordu. Yüzbaşı; Ömer Bey Elini belindeki silahına götürmeye çalışıyor fakat parmakları kesildiği için hissetmiyordu.
Sonrasında yaşananları hiç hatırlamadı. O medresede yetişmiş 1888 Yozgat Doğumlu, Mehmet Oğlu Ömer Lütfü olarak 1908 Yılında her Türk Evladı gibi Vatani görevini yapmak üzere Silâhaltına alındı. Yeni evlenmiş, askerlik dönüşünde yıllarca öğrendiği ilimi, etrafına yaymayı amaç edinmişti. Ardı ardına başlayan savaşlar tüm hesapları unutturmuş, hemen hemen her cephede savaşmış, Çavuşluktan ast mülazımlığa, sonrada subaylığa yükselmişti. Tüm cephelerde gösterdiği üstün başarılar onu Yüz baş Ömer Lütfü Bey yapmıştı.
Mustafa Kemal Atatürk genç bir subay iken onun bu başarılarına şahit olmuş Ast Mülazımlıktan Mülazımlığa da o terfi ettirmişti. Bulgaristan cephesinde karnına aldığı öldürücü kılıç darbesi onu cepheden üç ay hastanede yatmasına sebep oldu.  On altı yıl sonra baba Ocağına döndüğü. 15 yaşında Şevket isminde bir oğlu olduğunu öğreniyordu. 
Duvağının teliyle bırakıp gittiği hanımı yılmadan, bıkmadan Cephedeki Erini on sekiz yıl sadakatle beklemiş üstüne üstlük birde yiğit evlat yetiştirmişti. Oğlu şevket hiç tanımadığı babasını bir anda karşısında bulmuş, Baba demeye dili bir türlü varmıyor bir yabancı gibi hep uzak duruyordu tam yeni yeni alışıyorlardı ki yeniden ayrılmak zorunda kaldılar. Ömer Lütfü Efendi memleketine döndüğünde cepheden kaçtığını düşünmesinler diye Yozgat Askerlik şubesine müracaat etmiş üç ay tebdili hava (yatak istirahatı) verilmişti. Üç ay tamamlandıktan sonra tekrar Askerlik şubesine giderek iyileştiğini söyleyip cepheye sevk edildi. Kendini tekrardan savaşın içinde buldu.
On altı yıl boyunca bir gün bile esir düşmeyen Yüzbaşı Ömer Bey Yunan askerlerine esir düşüyordu. Yunan askerleri esir aldıkları Türk Askerlerinden her gün bir subay ve bir Askeri idam ediyorlardı. Yüz başı Ömer Bey sıranın kendisine ne zaman geleceğini hiç düşünmüyor onu  teselli eden tek şey son kez de olsa tüm sevdiklerini görmesi sadık bir eş ve bir oğlunun olmasıydı. 
Esir Türk Askerleri her gün kendi aralarında helalleşiyorlar herkes bir gün sonra sıranın kendinde olduğunu düşünüyorlardı.
O gün normalin dışında bir hareketlilik yaşanıyordu. Ömer Bey Askeri tecrübesine dayanarak aklından geçenleri arkadaşlarıyla paylaştı ve şunları söyledi. “Bugün ya hepimizi idam edecekler yada Mübadele yapılacak diye fısıldadı. Dışarıda bekleyen Yunan askerleri namlularını Esir Türk askerlerinin üzerine doğrultmuş gelecek emri bekliyordu. Verilen emir üzerine kapılar açıldı sağlı sollu askerler nezaretinde esir tutuldukları yerden çıkarıldılar. Yüz başı Ömer Bey iki yunan askerinin konuşmalarına kulak vermiş Tren istasyonuna götürüleceklerini duymuştu. Varılan anlaşma neticesinde mübadele kararı çıkmış, esir değişimi yapılıyordu.
Aradan iki yıl daha geçmiş savaş sona ermişti.
Hayatının On sekiz yılını cephelerde geçirmiş yirmi yaşında ayrıldığı sevdiklerinin yanına 38 yaşında döne bilmişti. 
Onun tek amacı vardı Öğretmenlik; Köse Yusuf  köyü medresesinde uzun yıllar gördüğü bu eğitimi öğretmenlikle sürdürmeyi amaç edinmişti. Bu amacına Muaffak olamadı.
Gazi olarak Köyüne döndü hayatını çiftçilik yaparak idame ettirdi. 
Bir kardeşi daha vardı Osman adında Seferberlik ilan edildiğinde onu da Askere almışlar fakat o dönmemişti. Nezaman vakitsiz bir kapı çalınsa hep kardeşi Osman’ın geldiğini zannediyorlardı.
1934 ün bir kış günü akşamı çalan kapı tüm aileyi heyecanlandırmış kapıyı açtıklarında hiç tanımadıkları bir adamla yüz yüze geliyorlardı.
Kapıyı çalan kişi Ömer Evcinin evi buramı diye sordu?
Ömer efendinin Babası Mehmet Bey evet benim oğlum hayırdır bu saatte siz kimsiniz? diye sordu
Gelen kişi Büyük bir müjdem var Müjdemi isterim diyor. 
Mehmet Efendi iyice heyecanlanmış “eğer müjden büyükse ahırda bir ineğim var al götür” dedi
Elbette büyük sözünden caymak yok haa diye uyarmayı ihmal etmedi.
Ben Bişek köyünün bekçisiyim, Jandarma karakoluna Yozgat Valiliğinden bir tebligat geldi Ömer Efendiyi Ankara’dan Atatürk istiyor dedi.
Mehmet Efendinin beklediği müjde bu değildi. 
Ömer efendiyi Atatürk’ün istemesine bir anlam veremiyor oldukça endişeleniyordu. Anasının ağlama sesine dışarı fırlayan Ömer Efendi Müjdecinin sözlerini duyduğunda çok seviniyor endişelenecek bir şey olmadığını söylüyordu. Çünkü yakından tanıdığı Mustafa Kemal’i ailesine defalarca anlatmış cephede yaşadığı mücadelelerinden söz etmişti 
Neye uğradığını şaşıran bekçi müjdeyi hak edip etmediğini sordu    
Ömer Efendi; Babamın verdiği söz geçerlidir İnek içeride ister şimdi al götür istersen gündüz gel götür diyerek adamın zahmetini karşılıksız koymadı.
Aldığı bu haber üzerine Ankara’ya giderek Atatürk’ü ziyaret etti. 
Bir Müjde de Cephe arkadaşı Mustafa Kemal Paşadan alarak köyüne 4. Dönem Yozgat Milletvekili olarak döndü. 
Milletvekilliği yaptığı yıllarda Kardeşi Osman’ı aramaya devam etti.
Çanakkale’de Şehit olduğu bilgisine ulaştı . 
İki dönem Atatürk zamanında bir dönemde İsmet İnönü zamanında Yozgat Milletvekili olarak görev yaptı. Bir dönem Yozgat il Genel Meclis Üyeliği de yapan Ömer Lütfü Evci Yozgat’ta Manifaturacılıkta yapmış 15 Ekim 1971 Yılında Yozgat’ta vefat etmiştir. Ülkemize bu kadar hizmet etmiş Ömrünü her gün ölümle burun buruna geçirmiş bir yüce şahsiyetin Yozgat’ta adının bilinmemesi, TBMM İnternet kayınlarında adının geçmemiş olması şahsımı çok üzmüştür. On sekiz yıl Vatan Uğruna göğsünü siper eden bu ecdadımıza Rahmet okutmayı görev bildik umarım sizlerde bu hikâyeyi okuduğunuzda okuyacağınız Bir Fatiha ile onu yâd edersiniz. 
Kaynak: Evci köyü, Mustafa Dalaslan, Asım Evci, Emekli Ast Subay Dursun Kibar,