ODADAN içeriye girdi, giriş kapısına göre sol taraftaki somyanın üzerine oturup, odanın tam ortasında bulunan teneke sobaya baktı, sonra yerinden doğrulup, kapağını açtı, içerisini kontrol etti. Kendi kendine 'İyi’ diye mırıldanıp,  ’içerisinde odun varmış’ diye devam etti, Hülya. Odadan çıktı, yan taraftaki mutfaktan kibriti getirdi, sobayı uzun bir uğraş sonrasında yaktı. Oda hafif ısınmaya başladığında önce üzerindeki paltosunu çıkartıp, somyanın üzerine bıraktı. ‘Karnımda grul gurul ötüyor’ diyerek, tekrar mutfağa yöneldi. Küçük tüpü, bir kazanla birlikte odaya taşıdı. Kazanın kapağına açtı, içerisine koyduğu makarnayı çıkarttı. Sobanın yanında bulunan su bakracından kazana su doldurdu. Tüpün üzerine koydu. Su ısınırken, somyanın yanındaki masanın üzerine bir gazete kağıdı serip, ekmeği poşetin içerisinden çıkarttı. ’Uff, çok da bayat. Şimdi bu soğukta dışarıya da çıkılmaz. Neyse bununla yetineceğiz’ diye hayıflandı. Bir taraftan da masayı hazırlamaya çalıştı. Makarnayı kazanın içerisine atıp, pişmesini bekledi. Suyunu süzdü, yağı, aynı kazan içerisinde kızartıp, üzerine haşlanmış makarnayı boca etti. Tüpün altını 'yemek hazır' diyerek, kapattı.  Kazanla makarnayı hazırladığı yemek masanın üzerine koydu. Somyanın üzerine oturup, biraz durdu. Yatağına uzanıp, çantasını aldı, içerisinden bir mum çıkartıp yaktı, masanın üzerine özenle yerleştirdi. Vazo içerisinde duran yapma gülleri düzeltti. Bir parça ekmeği bölüp, karşı tarafına koydu. Gözlerini karşıya dikti. Sanki karşısında birisi oturuyormuş gibi, ‘Buyur sevgilim, bugün ki aşımızda hazır’’ dedi. Çatalı eline alıp, makarnadan aldı, ağzına götürürken, gözleri doldu. ’Ne yapıyorum ben’ diyerek, yerinden fırladı. Durdu, ağzındaki lokma büyüdü, boğazından geçmez oldu. 
.... 
Hülya, şimdi üniversite son sınıf öğrencisi. Mimarlık Fakültesi'nde okuyor. Okula geldiği ilk yıllarda tanıştığı bir üst sınıf öğrencisi olan Ahmet ile uzun süren bir arkadaşlık dönemi, onları, birbirlerine olan ilgisini farklı boyutlara yönlendirmişti. Hülya okuldan çıkıp eve geldiğinde, yedek anahtarı verdiği Ahmet’i evde buldu. 
-Merhaba 
-Merhaba 
-Ne zaman geldin? 
-Biraz önce geldim 
-Dersin yok muydu? 
-Yoktu, canım sıkıldı, ilk kez anahtarı kullanma ihtiyacı duydum, sevinmedin mi yoksa? 
-Sevinmez olur muyum, elbette sevindim, üstelik şaşırdım!.. 
-Karnın aç mı? 
-Hem de canavar gibi 
-O halde biraz ısın, sofra hazır 
-Ne yaptın? 
-Makarna 
-Çok severim 
-Biliyorum, o yüzden erken çıkıp makarna yaptım, sobayı yakıp seni bekledim 
-Buna sevindim 
Birlikte oturup karınlarını doyurdular. Masada, her ikisi de o anın gizeminden kurtulmak istemiyordu. O yüzden de mümkün olduğunca ağırdan alıyorlar, hiç konuşmadan birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. Ahmet birden durdu, ayağa kalktı, kapıya doğru yöneldiği sırada Hülya ‘ne oldu?’ diye sordu. Ahmet, ’bir saniye’’ diyerek, karşılık verdi. Kapının yanındaki ışığı söndürdü, ’Sana bir sürprizim var’ deyip, odadan çıktı. Kısa süre sonra elinde yanmış mum ile odaya döndü. Hülya söze başladı: 
-Hayrola doğum günü partisi mi var? 
-Hayır içimden geldi 
Mumu masaya yerleştirip, birbirlerinin gözlerinin içerisine bakarak, yemeklerine devam ettiler. Bu kez ayağa kalkan Hülya oldu. ’Soba sönüyor sanırım’ dedi. Teneke sobanın kapağını açıp, baktı. İçerisinde henüz yanmamış odunların var olduğunu gördü. 'Soba da iyi yanıyor ama’ dedi. Ahmet, hemen devreye girdi: 
-Üşüdün mü yoksa? 
-Hayır üşümedim, ama soğuk gibi geldi bana... 
Masaya tekrar oturmak için yöneldi. Durdu,  oturmaktan vazgeçti. Ani bir dönüş yaptığın da, ceketini çıkartıp, omuzuna koymaya çalışan Ahmet’le yüz yüze geldi. Nefesini hissetti. Vücudunun ateşler içerisinde yanmaya başladığını, teninin her bölgesinde bir titremenin oluştuğunu fark etti. Her ikisi de bir şey konuşmadan, birbirlerine bakarken, birbirlerinin sıcaklığını, temaslarını hissetmeye başladı... 
Böyle başlayan bu ilişki, zaman içerisinde devam etti. Fakat, bir türlü adlandıramadıkları bu ilişkinin nereye varacağı konusunda bir şey düşünmeyen Hülya, sürekli evlenmekten söz eden Ahmet’in amacını anlamaya çalışıyor, kendi kendine yönelttiği soruları ise bir türlü Ahmet’e yöneltemiyordu. Hülya kendinden emindi, duygularında emindi, Ahmet’i seviyordu, ona aşıktı. Onunla birlikte olmaktan, sohbet etmekten haz alıyordu. Sürekli düşünüyor, soğuk kış günlerinde üşüdüğü zaman Ahmet’i aklına getirip, ısınıyordu. Ama Ahmet’te bir tuhaflık vardı. Hülya ihtiyaç duyduğu zaman değil, Ahmet istediği zaman Hülya ile görüşüyor, aynı okulda olmalarına rağmen, Ahmet Hülya’dan sürekli kaçıyordu. Hülya, artık bu gidişata bir nokta koymak istedi. En yakın arkadaşı Fulya’ya durumu açtı: 
-Ahmet’i çok seviyorum... 
-Biliyorum...
-Ancak şüphelerim var... 
-Ne gibi...
-Ahmet’in beni sevdiğinden emin değilim... 
-Neden?..
-Onunla kendi isteğimle birlikte oldum, daha sonraları sadece beni, benimle birlikte olmak için gelip, görüyor, bu da benim canımı sıkıyor...
-Ne düşünüyorsun?.. 
-Bir şey düşünemiyorum, kendimi çok kötü hissediyorum. Ben onu seviyorum, sevdiğim içinde birlikteyim. Ama o beni farklı görüyor, sadece cinsel istek ve arzularını tatmin etmek için benimle birlikte oluyor ve gidiyor. Ben neyim, ben bunu hak ediyor muyum?... 
Gözünden yaşlar akmaya başladı. Fulya teselli etmeye çalıştı... 
-Üzülme be arkadaşım. Sen seviyorsun, sevdiğin için gereğini yapıyorsun. Onunla birlikte olduğun için pişman mısın?... 
-Hayır değilim, ben onu seviyorum, sevdiğim için de birlikte oldum... 
-O halde doğru olanı yapmışsın, anladığım kadarı ile o seni sevmiyor... 
-Sevmesin, benim ondan bir beklentim yok ki, bana sürekli seninle evleneceğim diyor, olmaz, erken diyordum. Geçenler de yine evlilikten söz etti, peki dedim, hafta sonunda sizinkilerle tanıştır beni dediğimde, tepki gösterdi. ‘Olmaz öyle şey!’ diyerek, gözlerinin dışarıya fırladığını gördüm. Böyle hiç görmemiştim onu... 
-Sonra?.. 
-Sonra, çekip gitti...
-O halde artık birlikte olma, görüşme... 
-Zaten görüşmek istemiyorum...
-O halde sorun yok?...
-Var!...
-Nedir? 
-Bu tartışmamızdan sonra okul kantininde köşeye çekildim oturuyordum, bir arkadaşıyla geldi yanıma, beni tanıştırdı. Sonra arkadaşı yanımızdan ayrıldıktan sonra, bana ‘akşam sana geleceğiz alem yapalım’ dedi. Bende 'ne alemi?' diye sorduğum. ’Anla işte’ dedi, ‘’iki erkek, bir bayan, kurarız bir içki sofrası, kendimizden geçeriz!’ gibi laflar etti. Önce olmaz demek geldi içimden ama sonunu öğrenmek istedim. ’kendimizden geçtik, ondan sonra ne olacak?’ diye sorduğum. Bana ’Ammada anlayışsız kadınsın, bu çocuk senden hoşlanıyor, senden bahsettim, o da tanışmak istedi, seninle ilgili çok güzel düşünceleri var. Biliyorsun, ben bu yıl okulu bitiriyorum, daha senin bir yılın var. Ben gittikten sonra seninle o ilgilenir, ihtiyaçlarını karşılar’ dedi, ahlaksız... 
-Peki sen ne yaptın? 
-Ne yapmamı bekliyordun, masaya vurup, kalktım, beni orospu mu sandım deyip, yanından ayrıldım 
-Çok iyi yapmışsın 
-Evet iyi yaptım ama kötü olan bir şey var!.. 
-Nedir, hamile misin yoksa? 
-Hayır öyle değil. Ben onu halen seviyorum, içimden bir türlü atamıyorum. Onu görmezsem, sesini duymazsam yaşayamam... 
-Boşversene, olur böyle şeyler. Belirli süre acı çekersin ama sonra istersen unutursun. Benden sana tavsiye, unutmak için uğraş verme, sadce içine göm ve bir daha görüşme 
.... 
Hülya, arkadaşının sözünü tuttu. Bir daha Ahmet ile görüşmedi. Onu her zaman ilk gün ki gibi sevdi. İstem dışı oluşturduğu ortam, onu sevdiği, unutamadığı ama kendisinden sadece yararlanmak için yaklaşan Ahmet’i aklına getirdi...