Cumhuriyet Alanı köşesinden, Yozgat'ı izledim, dün akşam vakti. Tıpkı şairin, ''İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı / Önce hafiften bir rüzgar esiyor;/ Yavaş yavaş sallanıyor / Yapraklar, ağaçlarda; / Uzaklarda, çok uzaklarda, / Sucuların hiç durmayan çıngırakları / İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı'' mısralarında anlamlaştırdığı gibi, anlamlandırmaya çalıştım görebildiğim Yozgat'ı...
Oturmuş insanlar Cumhuriyet Alanı'nın gölge olan tarafındaki merdivenlerine, yaşlısı, genci, kadını, kızı, tutturmuşlar bir sohbet dünyadan habersiz.
Bir bölümünü kapatmış uzunca bir tır. Gönüllü bağışçılar ziyaret ederken, Lise Caddesi'nden uzanıp, Saat Kulesi'ne doğru insanlar hareket halinde, araçlarla yarış edercesine.
Gözüm önce saat kulesi yakınındaki yaya kaldırıma takılıyor, bir süreliğine. İnsanlar karşıdan karşıya geçmeye çalışırken, sürücüler de biran önce kavşağı dönmenin hesabını yapıyor.
Biran düşünüyorum, ''Geçiş hakkı kimin?'' diye, sonrasında Saat Kulesi ile çamlığın yeşili ile bütünleşmiş hali dikiliyor, tablo gibi gözlerimin önüne.
''Ulan'' diyorum, ''Ulan atalarımız saat kulesini yaparken, ellerinde şimdiki imkanlar olmamasına karşın, öylesine simetrik, öylesine uyumlu çalışmalar yapmışlar ki; saat kulesi ile çamlık sanki birbirini tamamlıyor'' diye devam ederken, sonradan yapılmış iğreti yapılaşmayı, hayalimden silerek, kazıyorum zihnime geriye kalan anı...
Cumhuriyet Alanı köşesinden üç-beş hamle yaparak iniyorum Saat Kulesi'ne doğru. Dönüp bakıyorum, sağ yanımda sanki gök yüzünü deliyor tarihi Çapanoğlu Büyük Cami'nin minaresi.  Gökyüzündeki mavilik ve kabarmış bulutların oluşturduğu fon ile heybetli görüntü cezbediyor, götürüyor insanı yıllar, yıllar öncesine.
Üzüm Pazarı olarak bilinen bölge bir zamanlar ticaretin merkeziydi, bilenler bilir. Üretilen ürünlerin, el emeği göz nuru eserlerin sergilenip, satıldığı, insanların her türlü alım satım ihtiyaçlarının karşılandığı merkezdi, şimdilerde otomobillerden görünmez olan Üzüm Pazarı...
Meydan Yeri, Tol Çarşı'nın iştihamını anlatmak istiyorum, düğüm düğüm diziliyor boğazıma kelimeler, kifayetsiz kalıyorum, susuyorum. Hani filmlerde, belgeselerde sıkça gördüğümüz, hayranlıkla izlediğimiz İstanbul'un Kapalı Çarşısı, Gaziantep'in Çanakkale'nin ticaret merkezlerini andırır, sarı taştan, kemerli binaların arasında uzanan Arnavut kaldırımı yolda yürüyen kalabalık geliyor gözlerimin önüne. Bir otomobilin korna sesi ile irkiliyorum, ''Çek git, başlarım şimdi hayallerine'' dercesine, sinirli bir şekilde dalıyor Meydan yerine. Arkasından bakıyorum, hayallerimle birlikte heyecanım da uçup gidiyor, sırası üzerine dizilmiş otomobilleri görünce.
Yozgat'ı izledim dün akşam vakti, bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden dünü bugünü. Yok olmuş Yozgat'ın o tarih olan güzellikleri, posasını bırakmışlar bugünlere ''Al yaşa, yaşayabilirsen'' der gibi...