Geçtiğimiz günlerde İstanbul’un Anadolu Kavağı denilen güzel bir köşesinin oldukça iyi bir lokantasında eski arkadaşlar buluşup bir yemeğe gittik.
Malum hepimiz bilgi yarışmalarında oldukça iyi dereceler elde etmiştik. Yarışmaları düzenleyen prodüksiyon, eksik olmasın bizleri senede bir defa da olsa bir araya getirip güzel mekanlarda ağırlayarak onurize etmekte..
Kendisini hala çok sevdiğim Aydın’lı bir doktor abimiz sürekli bana yemek çeşitlerinden bahsetmekte..  İşte diyor, Mozerellalı makarna harika olur, somon füme, Halep tava, Arjantin usulü salata, Rus salatası, sandal keyfi, abuk sabuk bir sürü isim fakat söylediği yemekleri ne o yiyebiliyor, ne de biz.
Benim yöresel damak zevkimle alay edercesine eleştiren Nejat Bey, biz çay istiyoruz o kapuççino. Biz pide istiyoruz o pizza. En sonunda hepimiz kahkahayı patlattık.
Şimdi biz Türküz. Ne işimiz var Macar Gulaşıyla, Japon Şusisiyle, İtalyan Mozerellalı makarnasıyla, Arjantin salatasıyla vs. Yapalım koç gibi bir çoban salata, pişirelim dünyanın en lezzetli yemeği pilavı, mantıyı, baklavayı, kebabı, kuru fasulyeyi.. İllaki dünyaya en lezzetli yemekler bizim diye artistlik de yapmamız gerekmiyor.
Herkesin damak zevkine, sofra kültürüne saygılı olup, kendi benliğimizden çıkmadan kültürümüzü üstün tutup yaşamamız gerekmez mi?.  Dünya bize güveniyor, biz birbirimize güvenmiyoruz.
Oğlum İhsan’da yanımdaydı ve söyledim. İşte hayatta karşlılaşabileceğin bu ve benzeri durumlar seni aşağılık kompleksine kaptırmasın. Asıl bu ve benzeri girişimler hiçbir ortamda hiçbir cemiyette kabul görmediği gibi asılzade gözükmek içinde olsa hiç bir kimse beslenme alışkanlığını, yaşam kültürünü değiştirmez.
Sizlerde çocuklarınıza söyleyin. Kültürümüzden kopmayalım ve yemeğiyle, yaşamıyla, folklorüyle, edebiyatıyla, tarihiyle, sanatıyla en üst kültürün Türk kültürü olduğunu iyi bilelim.
Saygılarımla…