Geçenlerde bir araştırma programını merakla izleim, belki meslek hayatım boyunca hep istedim böyle bir araştırmayı ropörtajı ama bir türlü kısmet olmadı. Kimi zaman bürokrasi, kimi zamanda kendi ruh halim engel oldu. Çünkü en çok istediği ropörtajı bürokrasi yazışmalarının arasına sıkıştırmak beni çok gerdi.
    Hapisaneye düşmüş kader mahkumu kadınların hayat hikayelerini, hiç onların halini sormamış birilerinden ve hep yargısız infaza kurban gitmiş kadınların halinden anlamayacak kimselerden izin almak birazda zorladı hani beni.
Evet programı heyecanla izledim, hani hayalim ya... Kimi yüzünü göstermeyecek kadar sıkılgan, kimi ‘yaptım pişman değilim’ diyecek kadar yürekli kadınların dört duvar arasında ki hikayeleri...
    Kimi çaresizlikten, kimi cinayetten, kimi kaderden mahkum bu kadınlar çaresizliklerini göz yaşları içerisinde anlatırken, kime kızacağımı şaşırdım.
    Çoğu kocasını ya da sevgilisini öldürmüş, belki de namusunu korumuş, kadınlar...
    Dünyanın en korumaya muhtaç, en çaresiz varlığı, kadını çileden çıkartıp, kendini öldürtecek kadar vicdansız olan bir insana kızsam ne olacak, tepki versem ne olacak? diye de düşünmeden edemedim.
    Olan olmuş, ölen ölmüş kalan sağlar bizimdir, mantığı ile bakarsak olaya, belki bir anormallik yok. Ama kalanlar vicdan azapları ve pişmanlıkları arasında gelip giderken, kaldıklarına çok mutlu olmuyorlar, eminim... Çünkü bir çoğu yaptıkları, işledikleri suçlardan ötürü ailelerinden dışlanmış yok sayılmış ve yapayalnız bırakılmışlar. Evet kadınların katil olmalarını tasvip ettiğimden, ya da onların yaptığının mantıklı olduğunu düşündüğümden değil bu anlattıklarım sadece yaşananların tek yönlü düşünülmeseni istemediğimden...
    Bugün gazetede, kıskançlık yüzünden, maddi sıkıntı yönünden, yalanlar yüzünden öldürülen kadınların nasıl adı yoksa, bu katil damgası yemiş kadınlarında adı yok.
    Hemde onlar vicdanlarıyla başbaşa bırakılmış durumdalar. Yaptıkları, yaptıklarına pişmanlıkları ile dört duvar arasında...
    Yanındaki kendinden beter diye düşünüp rahatlamak gibi bir lüksleri olmadan hem de.
    Herkes benden daha iyi diye bakıp, bugün rahatça nefes alamadığının ve bunun tek suçlusunun kendisi olduğunu düşünerek.
    Hani ‘yapan mı, yaptıran mı?’ derler ya, işte bu sorunun cevabını hiç bilmeden, mahkemenin verdiği cezayı gün gün an ve an iliklerinde yaşayan bu kadınlar, çıkıncada toplumdan dışlanmış, dışlanacak olmanın ağırlığını taşıyorlar omuzlarında...
    Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın ‘Kadının adı yok’ hiç bir platformda, hükümlüsü de hükümsüzü de bir aslında...
    Bu kadınların tek farkı, dört duvar arasında olmaları. Çünkü bugün kadın her yerde, her işte, her mekanda korumasız, çaresiz ve savunmasız.
    Sabır sınırları ve kendine çizilen sen bukadarsın sınırları içerisinde mahkumiyetini resmiyete dökmemiş, adsız kadınlar...    Bu kimin suçu bilmiyorum ama tek bildiğim, kadınların isimlerini bir an evel teslim etmek gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü isimsiz kadınlar isimsiz bir neslin kurucularıdır...