ABD' li başkanların tipik davranışlarından birisi de, savaşlar sırasında cephelerin en ucuna kadar giderek oradaki askerler ile fotoğraf çektirmek, onlara moral vermek isterler, yanlarında da şarkıcı, sanatçı, yazar filan da götürürler…
Terör konusunda kötü duruma düşen ve kendisine bu kez de İsrail ile restleşmesinin bedelini ödeten ABD Başkanı Obama ile görüşebilmek için ABD Futbol maçının sonunu beklemek zorunda kalışından söz eden gazetecilere kızdığını öğrendik.
Son günlerdeki en önemli polemiklerde Atatürk ile kıyaslanmasına ise sevinmelidir. Dikkat edilirse Atatürk birçok fotoğrafında madalyalı, üniformalı, poz vermektedir. Bu konuya ışık tutmak için bir dostumdan gelen fotoğrafı İLERİ gazetesine gönderdim.
Dikkat edilir ise fotoğraf Atatürk' ün az bilinen bir fotoğrafıdır. Fotoğraf, Çanakkale Savaşları sırasında çıkarılan "Donanma" dergilerinden alınmıştır. Altında şunlar yazıyor:
" Düşmanın Çanakkale' de vuku bulan ilk kara taarruzunu durduran kumandanlarımızdan Miralay Mustafa Kemal Bey ve muavini erkânından Mehmet Arif Bey (Bu resim mamuleyhin harbi takip ettiği sırada alınmıştır.) "
Atatürk, bu fotoğrafta Çanakkalede çekilmiş diğer fotoğraflarından farklı olarak rütbesiz, er kıyafetindedir. İngiliz keskin nişancıları, rütbeli gördüklerine ateş edip öldürdükleri için bu önlem alınmıştır.
Geçtiğimiz hafta Meclis Grup Konuşması'nda OHAL'i biz kaldırdık diye esip gürleyen Başbakan hemen ardından da Atatürk'ün, tıpkı kendisi gibi siperde çömeldiğini ima etti.
Ancak hem OHAL konusunda söyledikleri hem de Atatürk konusunda söyledikleri baştan sona yanlıştı. Çünkü OHAL'i AKP değil bir önceki koalisyon hükümeti kaldırmıştı...
Atatürk ise siperde hiçbir zaman Başbakan Erdoğan gibi çömelerek oturmamıştı.
H.C. Armstrong, “Bozkurt” adlı eserinde, Çanakkale Savaşlarını anlatırken uzun uzun Mustafa Kemal'in kahramanlığı üzerinde durmuş ve satır aralarında ölümün adeta ondan uzak durduğunu ifade etmiştir.
Kitabın bir bölümünde söz konusu durum şu şekilde tasvir edilmektedir:
“Bir keresinde yeni kazılmış bir siperin dışında oturuyordu. Bir İngiliz bataryası sipere ateş açtı. Toplar menzili buldukça, şarapneller gitgide daha yakına düşmeye başladı; vurulması matematiksel olarak kesindi. Kurmayları sipere girmesi için yalvarmaya başladılar.
'Hayır', dedi. Saklanmak adamlarım için kötü bir örnek olacaktır.' İlgisiz ve soğukkanlı bir tavırla kurmaylarıyla konuşurken, bir sigara yakıp, gayet sakin onu içti. Bu arada aşağıda siperin güvenliği altında duran adamları, büyülenmiş gibi onu seyrediyorlardı. Düşman topları bir başka hedefe yöneldiler. Patlayan şarapnellerin tozlarına bulanmış olsa da, Mustafa Kemal'e yine bir şey olmamıştı.”
“Zaman zaman eline bir tüfek alıp siperden dışarıya uzanıyor, Avustralya siperlerindeki belirli bir hedefe dikkatli ve telaşsız birkaç atış yapıyordu. Açık alanlarda adamlarına cesaret vermek için yavaş yavaş hareket ediyor, kısa menzilde bile, düşman avcıları onu vurmayı başaramıyorlardı.”
“Kesinlikle ve tümüyle hiçbir kurşunun ona rastlamayacağına inanmıştı. Bu inanç, ona olağanüstü bir korkusuzluk aşılamaktaydı.”
“Tekrar tekrar ateş altına girmekten geri durmuyordu. Kendini hiç sakınmıyor; adamlarının karşı karşıya kaldığı tehlikeleri onlarla paylaşıyor, ama çevresindeki tüm adamlar öldüğü halde ona hiçbir şey olmuyordu.”
“...Sabaha karşı 3.00'da Mustafa Kemal siperlerden çıktı, yürüyerek ilerledi. İngilizler ateş açtı. Bir kurşun saatini parçaladı; fakat kendisine gene bir şey olmadı. Yaralanmış olsaydı, hücum asla gerçekleşmeyecekti... Türklere zaferi kazandıran ve yarımada ile İstanbul'u kurtaran, eldeki bu bir avuç asker ile Mustafa Kemal'in olağanüstü kişiliği oldu.”
Çanakkale'de Mustafa Kemal'in yanında olanlar da Armstrong'u doğrularcasına Mustafa Kemal'in “korkusuzluğunu” ve “korunmuşluğunu” vurgulamaktadırlar.
Mustafa Kemal' in 1913'te kaleme aldığı “Zabit ile Kumandan Arasında Hasbıhal” adlı eserinde, “Muharebede yağan kurşun yağmuru, o yağmurdan ürkmeyenlere, ürkenden daha az zarar verir” demiştir. İki yıl sonra da 1915'te Çanakkale'de bu düşünce doğrultusunda, İngilizlerin gemilerinden karaya yağdırılan ve insanın ruh halini allak bullak eden top mermilerinin gürültüsüne askerlerini alıştırmak için onlara bando mızıka eşliğinde yemek yedirmiştir.
Doğaldır ki Atatürk bir savaşçı idi, Sayın Başbakan ise bir sivil… Ne var ki bu duruma bu denli tepki gösterilmesi, polemiklere neden olunmasını ben henüz anlayamadım…
Mukayese için benzer şartlar gerekir…