İkindi  serinliğinde,  boyunlarına  takılan  çıngırak sesleriyle  ve  ayaklarıyla  çıkardıkları  toz  bulutlarıyla da  Köyden  sokak  sokak,  ev, ev  toplanan  Koyun  sürüsünü  bozkırlarda  yaymak  için  ağıllarından  çıkartıyorlar .  Kangal  Köpeklerinden  hasta  olanını da  evde  bırakarak, Koyun  sürüsünü yaylıma  toz  bulutlarıyla  birlikte  götürüyorlar.  Sürüde  yalnız  kalan   kangal Köpeği  de;
-Arkadaşım  olmazsa  bende  gitmem...  dercesine  inat  eden  o  Köpeği  de  Eşeğin  semerine  bağlayarak  ve yanaklarını  okşarcasına  esen  ılık  rüzgarla  birlikte,  Koyunların  çıkardığı  hapşırıklarla  ,  pısırıklarla  Köyden  çıktılar.
 Çoban  Mahmut’un,  oğlu  Mevlüt’e  seslendi:
 -Mevlüt,  oğlum...  Benim  kasabada  işim  var,  sürüyü  şu  Kerkenez  Dağı’na  doğru  birlikte  götürelim.  Ben  daha  sonra  kasabaya  gitmek  için  geri   dönerim,  dedi  ve  ekledi:
  -Aman ha,  davarı  gece  toplu  tut  ve  sakın  uyuma!  Kurtlar,  sessizliği ve  dalgınlığını  affetmez , saldırırlar...  diyerek  öğütlerini  verip, koca  sürüyü  oğlu  küçük Çoban  Mevlüt’e  bırakarak  sürüden  ayrıldı.
Mevlüt,  hiç de  güzel  olmayan   sesiyle  nefeslediği  kavalını  kontrol  etti.  Kendini  iyi yetiştirilmiş   bir  çoban  gibi , Koyun  sürüsünün  dağılanların peşinden   koşarak  ve  onların  dilinden  anlıyormuşçasına Koyunlarla  konuşarak  yalnızlığını  kalabalıklaştırıyordu.
Kurt  Kayası’nda  bağları  olan.  Mıstıoğlu  Mustafa’nın yaramaz  oğlu  Erdal, bostanlıklarını  sulamak  için  bağlara  gitti  ve  sulama  işlerini  bitirdikten  sonra  bir  ara  Kurt  Kayası’ndaki  kayaların  tepesine  çıkarak  avazı  çıktığı kadar  bağırdı.  Çıkardığı  sesler,  karşı  kayalara  çarparak kulaklarına  geri  dönüyordu.  Erdal’ın  bu  yaptıkları,  ona  bir oyun  gibi  geldiğinden  çok  hoşuna  gidiyordu  ve  tekrarlayarak devam  etti.  Bir  an  durakladı  ve  gördüklerine  çok  şaşırdı...
-Kurt  yavruları!... diyerek  bir  yılan  gibi  yavaşça  süzüldü . Kurt  yavruları ise,  yuvasından  dışarı  çıkmış  birbiriyle  oynaşıyorlardı. Erdal  düşündü:  
-Birden  saldırsam,  kurt  yavruları   benden korkar , kaçarlar  yuvalarına  giremem diyerek.
  Eline bir  taş  aldı.
 -Birini  yaralarım,  o da  kaçamaz , ben de  onu  yakalayarak eve  götürüp  yarasını  tedavi  eder  ve  besler , büyütürüm , dedi.
 Atik ve kıvrak bir  hareketle  elindeki  taşı  fırlattı.  Yavru  Kurt ,aldığı  darbeden  dolayı  çıkardığı  yavru  sesiyle  bir-  iki  takla atarak  kendini  yaramaz  Erdal’ın  kollarına  bıraktı.  Erdal, üzgün  bir  halde  yaptığı  hatasını  anlayarak,  diz üstü çökmüş,  kanlar  içinde  ve  kollarının  arasında  ölü olarak yatan  yavruya  baktı.
 -Allah’ım!...  Ben  ne  yaptım?... diyerek  ağlıyor , sızlanarak  dövünüyordu.  Bir  an  endişelendi;
-Birazdan yavruların  anaları  gelir... diyerek  ölü  yavruyu  da  alıp, derisini yüzüp post yapmak üzere eve geldi.
Kurt  yavruları,  kardeşlerinin  öldüğünü  anlayarak  ürkek tavırlarla  yuvalarının  içinden  ara  sıra  dışarıya  bakıyorlardı.  Ve onlar da  gözlerinden  süzülen  yaşlarla  inleyerek  ağlıyorlardı.
Kurt  yavrularının  anası,  birkaç  arkadaşıyla  birlikte yuvaya  geldi.  Yuvanın  önündeki  kanı  kokladılar ve  yuvaya   doğru  koştular. Ve... Anasının  memesini emerken  dişleriyle  ısırarak  canını  yakan  o  yavrusunu  aradı. Dışarıdaki  kan  onun  kanıydı.  Anne Kurt,  dışarıya  fırladı.
  -Gel yavru   göğüslerimi  istersen  yerinden  kopar... dercesine  kayanın tepesine  çıkarak,  kaybolan  yavrusuna  ağıtlar  yakıp,  uluyarak   ağladı...  uludular,  ağladılar.
Diğer  yavrular  ise,  hiçbir  şeyin  farkında  değilmiş  gibi, analarının  göğsüne  sarılmış,  aç  karınlarını  doyurmak  için emiyorlardı.
Gecenin  yarısı  olmuştu.  Bulutlar,  ay  ışığını  perdelemiş,  ay  ve yıldızların  uyumasını  sağlıyordu.
 Küçük  çoban  Mevlüt,  Koyun  sürüsünü  toplamış,  onlara kavalıyla  ninniler  çalıp  söylemiş  ve   çok  yorulmuştu. Artık  göz kapakları  kapanıyordu.  Küçük  Çoban,  uyumamak  için her  yolu  denedi , olmadı.  Gecenin  ürküten  karanlığında uykuya  yenik  düşerek,  dalıp  gitti...
Koca  ovada  derin  bir  sessizlik  çökmüş,  gece  Kuşları  ve  Çekirgeler  ses  perdelerini  kapatmış,  serin  esen  rüzgar her  tarafa  korku  salıyordu. Ürküten  zifiri  karanlık  ve bu   sessizlikte, gözlerinden  ateş  saçarak  ve  çıkardığı  o  garip seslerle  saldırıya  geçen  Kurtlar,  bir  anda  ortalığı aydınlattılar. Eşeğinin  semerine  bağlı  olan  Kangal  Köpeği ,Kurtlara  karşı  gelmeye  çalışıyordu  ama  bağlı  olduğu  için  bir  şey  yapamıyordu .
 Küçük  çoban  Mevlüt,  derin  daldığı  uykusuna  yenik  düşmüş  ve  koca  sürünün  Kurtlar  tarafından  kırılmasına  engel  olamamıştı.
Seher  vaktinin  serin  esen  rüzgarları  küçük  çoban Mevlüt’ ün  yanaklarını  okşayarak  uyandırdı.  Küçük  çoban, gözlerini  ovalayarak  açtı  ve  gördüğü  manzara  karşısında adeta kanı  donmuştu.  Ağır  ve   korkak  hareketle  eşeğin  semerine  zincirle  bağlı  olarak    duran   Kangal  köpeğinin  zincirlerini  çözdü.  Korkudan titreyerek,  hıçkırıklarına  boğulmuş  bir  şekilde  Köye  koşarak  geldi.
-Bizim  sürüye  Kurtlar  saldırdı!...  Tüm  Koyunları  telef  etti!...  diyerek  Köylüyü  ayaklandırdı.  Köyde tüfeğini  alan  herkes, Kerkenez’e  doğru  sürünün  yanına  koştular  ve  gördükleri manzara  tüm  Köylüyü  dehşete  düşürdü. Bu  arada,  “atı  alan Üsküdar’ı  geçmişti” ; can  çekiştiren  Koyunlar için de vaziyet neredeyse böyleydi.
-Mundar olmasın, diyerek “Ya  Bismillah”  deyip  bıçakla  kestiler.
Köyde  sesler  bulut  oldu,  göğe  süzüldü;
- Apış’ın  yetmiş  koyun...   Tahir  kanın  kırk  beş  koyun...  Şu bizim  Sarı’nın  da  yedi  koyunu  var  idi,  ikisi  kalmış,  biride yaralı.  Kurtların  dişleri  değen  hayvan  iflah  olmaz,  o da  ölür... diyerek  gökyüzünde  uçuşan  söz  bulutları  Köy, Köy  ,Kasaba,  Kasaba  yankılandı.
 
Boyalıktan  eser  acı  bir  poyraz.
Üfler  yön  verir  kayalı  boğaz.
Kerkenezin  karı  çekerse  ayaz.
Kışları  güzeldi  benim  köyümde.
 
Aradan  fazla  günler  geçmeden  Kurtlar  diğer  Köylerin  sürülerine  de  saldırarak  zarar  verdiler.  Köylüler  birleşerek ve  kasabadaki  Jandarmalardan  da  yardım  isteyerek  Kurtlara karşı  koymaya  çalıştılar . Ancak,  aradan  geçen  günlere  rağmen  Kurtların  saldırılarına  engel  olamıyorlardı.
Kasabada  çok  eskiden  beri  çobanlık  yapan  çoban Aziz’in  ismi  ve  söyledikleri  Köylünün    dillerinden  süzülen  nameli  sözlerle yankılandı:
-Kurtlara  biri  zarar  vermiş,  yavrularını  bularak  öldüren ya da  yakalayarak  saklayan  biri  varsa  söylesin ; yoksa Kurtların  kini  çok  kötü,  İnsanlara  da  zarar  verirler,   dedi.
Herkes  birbirine  baktı.  Mıstıoğlu  Mustafa’nın  yaramaz oğlu  Erdal,  söylenenleri  duyar  duymaz  hareketlendi  ve koşarak  eve  geldi.  Post  yapacağı  Kurdun  ölü  yavrusunu  bir torbaya  koyarak,  Kurt  Kayası’na  doğru  koşarak  yol  aldı. Erdal’ı  koşarak  ve  telaşlı  bir  şekilde  görenler;
 -Hayrola  Erdal , bu  ne  hal ?  Nereye  koşuyorsun?...
Erdal,  sorulan  sorulara  mantıklı  cevap veremeden  Kurt  Kayası’na  geldi  ve  Kurtların  yuvasına eğilerek,  içeriye  baktı.  İçerden  çıt  çıkmıyordu.
 -Kurtlar  diğer  yavrularını  götürmüş...  “Affet Allah’ım, affedin Kurtlar...  diyerek,  elinde  getirdiği  torbadan  ölü  yavruyu  çıkardı  ve kokmaya  yüz tutmuş, kanlar  içinde  olan  ölü  yavruyu Kurtların  yuvasına  koydu.
  -Beni  burada  bir  gören  olur,  diye  kayalarda yankılanan  sesiyle;
  -Affet  beni,  affedin beni... diyerek   yaptığı yanlışı anlayarak vicdanının sesini haykırarak hızla  oradan  uzaklaştı.
Selam ve dualarımla.