Güz yağmurları başladı.Rüzgarlar harman oldular…
Bir yanda seher öbür yanda poyraz…Kimi çalı eğer kimisi söğüt ağaçlarına yer öptürür.
Ot da yok ocakta yoksa kış yaman geçecek demektir…
Kış bastırmadan gurbete gidenler birer ikişer kasabaya dönerler.Kimi davul zurnayla karşılanır,kimisi de gölge gibi girer ocağına…
Bunlar yeni evlilerdir..
Gece yarılarına kadar gubuz dinleyeceklerine yavuklularına sarılırlar..
Zaten gece ay doğmadan kasaba siyaha keser…Lambalı ev az ,lüks lambası iki kahvede vardır.
Çoğu ev soyhasıca idare ile aydınlanır.Evin babası karşısına çıksa ya dedesi sanır ya da emmisi…
Haniya kör ebe oyunu gibi…İstanbullu sorar “İdare ne ,soyha ne “oku hele Abbas Sayar, “hele ne” diye sorarsa var bu yazıyı noktala…
Bu yazı bir roman girişiydi,İstanbul deyince,işler karıştı,oldu Kel Ali'nin Bağı..!
Yazmak,döktürmek;
Neden ,niçin,neyi?..
İdareyi ,soyhayı,
Bilmeyene ,
Bilen mi derim..!
O zaman;
Bir yanda ,
İstanbul,
Bir yanda Yozgat…
Ha gardaş,
İstanbul nere,
Yozgat nere..?
..! Vay gardaşım,
İkisi de,
Türkiye'dedir…
Öyle mi?!?...
İş; kaf dağının ardında ,
Aş Aslan'ın midesinde,
Yorgun insanım,
Yorgun toprağım…
Yap kaderini tespih,
Çek ,çek ağla…