Bu gibi kreasyonlara 2000’li yıllarda da sadık kalan Şavgı Emmi köyde kendi kendini idare edemez duruma düşünce Ankara’da ikamet eden çocuklarının yanına yerleşmişti. Çocukları ve torunları şehir kültürü ile büyüdüğünden, kalıplaşmış köy kültürü ile yetişmiş Şavgı Emmiye etki edememişlerdi.
Bir bilgisayar firmasında çalışmaya başlayan çocukları mesleklerinde oldukça ihtisaslaşmış ve gecekondu mahallesinde o günlerde moda olan Internet Cafe açmışlardı. Ek iş olarak yaptıkları bu uğraş için gün boyu mekanlarında duramadıkları için köyden Şavgı Emmiyi getirerek dükkanlarının başında bulundurmaktaydılar. Makam koltuğu, gösterişli masa ve eğitimli çocukların bilet alarak onunla diyalogları elbetteki Şavgı Emmiye büyük onur ve itibar veriyordu.
Akşam işten geldiğimde çocukların dondurma taleplerine fazla dayanamayıp Kayaş’a doğru geziye çıktık. Mahallemize yeni açılan Internet Cafenin önünden geçerken masasında oldukça heybetli duran Şavgı Emmiyi gördük. Şişirmeye ve gaza çok giden Şavgı Emmiyi uyanık bir edayla yaklaşarak işletme nüansına başladım. Derhal cafeye yönelip seslendim.
- Ooo Şavgı Emmi bu ne durum yav!, makam, fors…..
- İnternet bu emşerim yeni açdıh.
- Yav sana köyde en kafası çalışan adam derlerdi ya bilgisayaradamı çalışıyor senin kafan.
- Vay yavrum vay.. Beni namısız babam okutmadı. Ahrette yahasına yapışacağım o dürzünün. Eğer Sülüman Demirel’in oturduğu goltuhda ben olmasaydım tükür yüzüme.
- Doğru Şavgı Emmi doğru. Hakikaten senin kafa mükemmel çalışıyor. Köylü hep öyle derdi zaten.
- Emşerim, mektepte muallim matematik yazardı tahtıya, gendi yazısını bitirmeden “hazırmı Şavgı” derdi. Şimdikinden daha iyi çalışıyodu o zamanlar gafam.
- Geometri, fizik, kimya, biyoloji, genetik, astronomi gibi bilim dallarına da kafan çalışıyormu Şavgı Emmi?
- O dedikleriyin alayıcığınada çalışıyo.
Şavgı Emmi hayran hayran bakışlarım karşısında tamamen göklere çıkıyor, kendisini acayip derecede övüyordu. Temiz ve saf kalbi, ömür boyu itibar arayışı içinde olması ve bu kadar iltifatı bir arada görmesi yüzünden benim şeytani işletmelerime rahat alet oluyordu. Sigarasını parmak uçlarıyla seri ve peşpeşe çırptı, göğsünü ileri iterek tek elini oturduğu koltuğun en tepesine koyarak;
- Beri bah, vatızornayım...
- !!!!!....
- Ne didim ben biliyonnu?
- Ne didin Şavgı Emmi..
- Emşerim bi gavurunan garşılaşdınnıydı bunu diyeceğan..
- O ney duvamı?
- Ula yavrum sen de tüm cahilimişsin.. Duva olurmu. Gavurunan garşılaşdın..
- Eeee..
- Nası anlaşacağan?..
- !!!...
- Vatızornayım diyeceğan..
- O ne diyecek bize..
- Eşşek daalya gavur tohumu, mecbur bişey diyecek.. Amma uyanıh ol soğmesin ırzı gırıh. Bazıları gavurca gonuşacağam diyin mahsus soğüyo.
- Peki sövüp sövmediğini sen annıyonnu?
- Tabi annıyom, ben bi gağnı gavurunan gonuşdum.
Şavgı Emmi o akşamki sitres atma gezimizin dopingi olmuştu. Oldukça kendini övmüştü. Hayran, hayran şeytanca seyrettim. Göğsü tavana değiyordu. Büyük bir devlet adamının huzurundan ayrılır gibi saygıyla eğilerek ayrıldım. Şavgı Emminin elinin biri yine koltuğun baş gelecek yerinde, ayakları yaşına meydan okurcasına üst üste, yüzü ciddi ve mağrur, lastik ayakkabıları ve pantolon üzerine çektiği yün çorapları alenen ortada bir şekilde gurur ve kibirle uğurladı bizi. Tabiiki bu şekilde kılı bile kıpırdamadan.