İsrailoğulları zamanında çok güzel, çok azgın bir kadın vardı. Güzelliği ile halkı aldatırdı. Kapının tam karşısında açık saçık oturur geleni gideni yoldan çıkarmaya çalışırdı. Bu kadını gören aşık olurdu. Onun tuzağına düşenler kendini bu tuzaktan kurtaramazdı.
O şehirde, gayet abid bir zat yaşıyordu. Bir gün nasılsa yolu bu kadının evinin önüne düşer.Geçip giderken, ansızın gözü o güzel katına ilişti, bir müddet gözlerini ondan ayıramadı ve bir çokları gibi oda bu kadının tuzağına düştü. Hemen evine gitti nefsi ile mücadele etmeye başladı. Fakat bakti ki müadele ile nefsini yenemiyor. Bu defa Allahü Tealaya yalvarıp yakarmaya başladı. Ne çareki gönlünü o kadından ayıramıyordu. Nesi var nesi yok hepsini sattı ve eline geçen altınları alarak, doğrua o kadının karşısına gitti ve “Ey güzel! Şu altınların hepsini al ve beni mutlu eyle!” dedi.
Yaramaz kadın, altınları aldı ve bir çare aşıka bir zaman tayin etti. O saatte gelmesini söyledi. Sözleşilen saate kadar, aşk ateşi ile yanıp tutuşan bir çare, nihayet sevdiği kadına gitti ve içeri alındı. Kadın kendisini bir yere oturttu. Eli ayağı titreyen zavallı aşık, kadına el uzatacağı zaman, içine Allah korkusu düştü ve gönlüne:
“Son abidve zahid bir kişi olasın, şeyh önünde tövbe etmiş bulmasın buna yıldır ibadet ve taattan ayrılmayasında, sonunda gelip kötü bir kadının kapısınadüşesin.
Allah’tan korkmaz ve peygaberden utanmazmı? Allah-u Teala senin şu çirkin halini görmüyor mu? İlham geldi.
Korkusundan, bütün vücudu ürperdi ve titremeye başladı. Rengi değişti, sararıp soldu. Kadın onun bu halini görerek sordu.
“Ey sofi! sana ne oldu ki böyle titriyorsun?’
Çaresiz sofi! güçlükle cevap verdi:
“Ey hatun, içime Allah korkusu düştü. İzin ver varıp gideyim. Sana verdiğim altınlarda sana helal olsun.” dedi. Yürüdü gitti.
Kadın arkasından seslendi:
“Dur hele evin nerde, adın ne?”
Adamcağızz, arkasına bakmadan adını ve evinin yerini söyleyerek, hızlı hızlı oradan uzaklaştı, kadın arkasından baka kaldı.
Abid, ağlayarak evine geldi ve kendi haliyle uğraşmaya başladı. Bu zatın tövbesi ve korkusu, o günahkar kadına da tesir etti ve içine korkudüştü, o da ağlayarak:
“Vah bana ki, o sofinin ilk günahı idi. Oysa, benim ömrüm hep günahlara geçti. Onun korktuğu RAbbi, benim de RAbbim değil midir? Benim sonum nerelere varır? diye inleyerek evinin kapısını kapattı, bütün açık saçık elbiselerini yaktısırtına eski elbiseler giyerek ibadet ve taate başladı. Aradan hayli zaman geçti. Kadın kendi kendine:
“Gidip şu benim tövbe etmeme sebep olan zatı göreyim, dedi ve kalktı gitti.
Yol boyunca da kendisini hellallığakabul edip etmeyeceğini düşünüyor ve içinden bunu temenni ediyordu. O zatın kapısına geldi, kapıyı hizmetçi açtı efendisinin evde olduğunu haber verdi. Kadın, bir hayırlı niyetle geldim. Lütfen kapıya buyursun” dedi.
O zat onu görüne bir haykırdı ve oraıkta düşüp an verdi,
Kadın bu hali görünce büsbütün perişan oldu, kendisini kınadı.
O bir kere tövbesini bozduğu için korkusundan can verdi. Sen ise buna defadırtövbeni bozdunhiç aldırış etmedin diye söyleyerek evine gitti. Sonra salih bir zatla evlendi. Çoluk çocukları oldu. Kadın bütün malını ve mülkünü Allah için bağışladı. Çouklarının hepsi de alim ve salih birer insan oldular.