Köyümüzün ortasından akan öz (dere) Köyü ikiye bölüyordu. Tahta köprüden karşı tarafa geçtim. Aylak aylak gezerken, Çiçeğin oğlu Yaşar’la karşılaştım.
Beni evlerine davet etti. Kabul ettim. Yaşar’ın annesi bize ayran ikram etti. Ayranı içip, “Elinize sağlık.”
deyip dışarı çıktık. Yaşar’ın köpeği yavrulamış.
Onları sevdik. Siyah - beyaz renkte olan yavruyu istedim.
“Anneme söyleyelim, verirse senin olsun.” dedi.
Birlikte arkadaşın annesine söyledik. Köpeğin yavrusu olan eniği bana verdiler. Ben Yaşar’dan izin isteyerek enikle birlikte koşarak eve geldim. Eniğe ekmek ve su vererek karnını doyurdum. Enikle oynayıp, tanışıyorduk. Arkadaş!... olmuştuk. Ben nereye gitsem peşimden geliyordu. Birlikte oynarken, eniğe bir isim bulmalıydım. Fakir adam köpeğinin adını Gümüş koyarmış, bende eniğe Gümüş ismini koydum. Gümüş gel, Gümüş git... Dostluğumuza da diyecek yok.
Annem de Gümüş’ü görünce “Bir de itimiz eksikti,“dedi.
— Onun ismi it değil, Gümüş.
— Bırak iti de gel buraya, dedi.
— Onun ismi it değil, Gümüş, diyerek yanına geldim.
Annem:
— Bak oğlum, yayman için sana 8 tane Camız ayarladım.
Bu sene bunları güdeceksin. O sene güdeceğimiz Camızlara bazı yörelerde Manda diyorlar. Camızlar ağır ve güçlü hayvanlar, kabul etmiştim. Annemin yanından ayrılıp, Gümüş’e yemek yiyeceği bir kap ayarladım. Taşlardan bir kulübe yapıp, Gümüş’ü de oraya bağladım. “Artık senin evin burası, buraya alışana kadar da bağlı duracaksın, “diyerek Gümüş’le anlaşmayı yaptık.
Evet, bizim o sene mal yayma serüvenimiz başlıyordu.
Sabah erkenden Camızları Annemle birlikte toplayıp harman yerine getirdik. Annem “Benim evde İşim var aman Camızlara iyi bak. Köyün ekinlerine
girmesin.” diye bizden uzaklaştı. Ben, arkadaşlar ve Camızlarla baş başa kalmıştım. Arkadaşların arasındaki konuşmalar dikkatimi çekmişti, yaklaşarak konuşmalarını dinledim. Arkadaşlardan biri, “bu seneki bağ bekçisinin yine Kel Ali olduğunu, ekin bekçisinin de Alcı Köyünden gelen Deli Eyüp” olduğunu söyledi.
(Deli ve Kel bekçilerin lakaplarıdır.) Kel Ali’yi biliyoruz ama Deli Eyüp’ü tanımıyorduk. Çocukları çok dövüyormuş, hatta büyük İnsanlar bile Deli Eyüp’ten çekiniyorlarmış. Çünkü çok şerli!... bir adammış. Bizler bekçi muhabbeti yaparken nöbetçi amiri gibi ikisi de yanımıza geldiler.
Deli Eyüp, “Çabuk saf düzenine geçin! ” dedi. Bizler saf düzeni nedir bilmediğimiz için birbirimizin arkasına saklanıyorduk.
“Yan yana gelin lan! ” diyerek adeta haykırdı. Yan yana gelmek saf düzeniymiş, bunu da öğrenmiş olduk. Deli Eyüp’ün elinde elma ağcından yapılmış ateşte hafifçe kızartılmış bir de sopası vardı.
Bizlere emirler yağdırmaya başladı. Arada bir, “Benim emrime uymayanlar olursa ayaklarından tutar cart diye ikiye ayırırım!” diyor. Ben kendi kendime “Ne demek efendim, bu korkunun üzerine ancak emre uymak düşer.” diye düşünüyordum. Bu yapılan içtimadan sonra o günkü mal yayacağımız bölge belirlendi. Bölgemizin ismi Pisikkaya’sı. Kayalar dik ve yüksek olduğu için Pisikkaya’sı diye adlandırılmış. Bekçi bizleri üçer dörder kişi olarak ayırarak Pisikkaya’sına doğru malları yaya yaya gitmeye başladık. Bu arada mal yayan arkadaşların sayısı 21 kişi. Saf düzenine geçtiğimizde “Sağdan say!” komutuyla öğrendik. Benim ki gibi arkadaşları da korku kaplamış, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çobanlık yaptığımız Camızlar, güzelim yeşil otları yayılıp karınlanın doyurmakla meşguldüler.
Bizler gözlerimizi dört açıp Camızların ekine, bostana girmemesi için oradan oraya koşturup duruyoruz.
Camızları yaya yaya Pisikkaya’sına gelmiştik. Elimizdeki sopayı yere dikerek gölgesine baktık. Henüz öğle vakti gelmemişti.
Mallar yayılmaya devam ederken bizlerde bir taraftan öğleyin malların istirahat edeceği yerleri keşfetmeye başladık. Bir göl kenarı, kavak ağaçları olan yerde karar kıldık.
Öğle vakti de olmuştu. Camızları göle, öküzleri de ağaçların gölgesine yatırdık. Çok yorulmuştuk. Akar suda el, ayak ve kafamızı yıkadık. Yeşil çimenlerin üzerine uzandığımızda yorgunluğumuzu çok daha iyi hissedebiliyorduk. Arkadaşlar ayrı ayrı sofralarını kurdular.
Annelerimiz öğün olarak ne hazırlamış ise bir birimizle paylaşarak yedik. Karnımız doymuş, yorgunluğumuz biraz olsun dinmişti. Birkaç arkadaş elbiselerimizi soyunup, camızların da içinde bulunduğu göle girdik. Camızların boynuna binip, boynuzlarından tutarak Camızlarla birlikte yarış yapıyoruz. Camızlar arada bir suya dalıyor, bizler suyun içinde fazla kalamadığımız için, Camızı bırakıp suyun yüzüne çıkıyoruz. Yüzmemiz devam ederken, arkadaşlardan birisi “Bekçiler geliyor, çıkın sudan! ” diye seslendi.
— Sudan çıkıp elbiselerimizi giydik. Bekçiler geldi:
— Bir vukuat var mı? Arkadaşlardan birisi:
— Vallaha bende yok.
Vukuatın ne olduğunu bilmediğimiz için bekçi dalga geçerek gülüyordu. Bizde sanki anlıyormuş gibi gülüyorduk. Bekçi birden “Susun lan!” diye adeta haykırdı.
Bizleri tekrar bekçi korkusu sardı. Halbuki bekçi
gülünce hoşumuza gitmiş, korkularımız sanki yok olmuştu.
Bekçi, “Malları biraz sonra kaldırın, geldiğiniz
yerden yaya yaya geri götürün.” dedi. Ve katır gibi eşeklerine binip gittiler.
Bekçiler gidince, “Vukuat var mı lan!” deyip kendi aramızda bir birimize takılıp bağırarak, kahkaha atıp adeta korkudan gülüyorduk.
Ben bir taraftan gülüyor, bir taraftan da evdeki Gümüş’ü düşünüyordum. Onu çok özlemiş, biran evvel akşamın olmasını istiyordum. Akşam olmuştu. Gümüş’e kavuşmuştum. Oynayıp bir birimizle adeta boğuşuyorduk. Annem, “Akşama kadar yorulmadın mı oğlum, otur biraz, dinlen.” dedi. Ben yorgunluğu, korkuyu unuttum. Gümüş’le oynamaya devam ediyordum.
Çapa yaptım bahçesinde,bağında.
Çiğdem kazdım tepesinde, dağında.
Maya oldum yoğurdunda, yağında.
Çok şeyler güzeldi benim köyümde.
Selam ve dua’larımla.