Aman onlar hiçbir eziyet çekmesin, asla ezilmesin, hırpalanmasınlar
    Burunları kanamasın bir kere bile. 
    Ama bakın sonuç ne oluyor? 
    Karınları doysa da gözleri hiç doymuyor gençlerin. Azla yetinmek, kanaat etmek gibi bir dertleri hiç yok. Her şeyin en büyüğüne, çoğuna, değerlisine zahmetsizce sahip olmak istiyorlar. Aşırı bireyci yetişiyor; yalnız kendilerini düşünüyorlar. Paylaşmayı bilmiyorlar. Yaşamın merkezine yalnız kendilerini koyuyorlar. 
Açık sözlüler, öz saygıları  yüksek, kendilerini ifade etmede sıkıntıları pek yok; ama hiçbir kuralı ve değeri tanımıyorlar. Eleştirilmeye, sorgulanmaya gelemiyor, aşırı tepki veriyorlar. 
    Sabırsızlar; isteklerinin, beklentilerinin bir anda karşılanmasını bekliyorlar. Israr etmeyi, direnmeyi bilmiyorlar. Bir şeyi elde etmek ya da başarmak için çaba harcamak, sıkıntılara katlanmak onlara göre değil. Bu yüzden de her şeyin kolayına kaçıyorlar. Kolay kolay sorumluluk üstelenmiyorlar.
    Üstlendikleri sorumlulukları da çoğu zaman gereği gibi yerine getirmiyor, sıkıştıklarında tereddüt etmeden geri çekiliyorlar. 
    Mazeret üretmede üstlerine yok. Sıkıştıklarında yalan söylemekte hiç zorlanmıyorlar. Her kurala, her yasağa sorgulama, niçin konulduğunu düşünme gereği duymadan karşı çıkıyorlar. Hedef belirlemeden, belli bir amaca yönelmeden yaşamaktan hoşlanıyorlar.  
    Sohbetleri genellikle espri üzerine kurulu, derinliksiz ve sıradan. Bir konu üzerinde etraflıca düşünmek, konuya özgün yorumlar getirmeye çalışmak onlar için yaşamın belki de en çekilmez yükü. 
    Meraklı değiller. Ciddi konulara duyarsızlar. Öğrendiklerini kendilerine gereksiz bir yük olarak görüyorlar. Okumaktan hoşlanmıyorlar. Kültürlü, bilgili, kendini donatmış bir insan olmak gibi bir sevdaları nerdeyse hiç yok. Hayata adeta pembe bir gözlükle bakıyorlar. Toplumun ve ülkenin geleceği pek ilgilendirmiyor onları. Birçoğu geleceğini gelişmiş Avrupa ülkelerinde ya da Amerika'da düşlüyor. 
    Zevksiz ve dağınık giyiniyorlar.  
    İlişkilerinde, dostluklarında, sevdalarında sadakat yok. Çabuk bağlanıp çabuk bıkıyorlar. 
    Mutfak kültüründen bile habersiz büyüyorlar. Karınlarını dışarıda doyurmak ve özellikle de fast foodlarla beslenmek hoşlarına gidiyor. Zorunlu olduklarında kızgın yağın içine iki yumurta kırıp omlet yaparak karnını doyuracak durumda değil çoğu. 
    Sanki hiç büyümüyor hep çocuk kalıyorlar. Onun için de aileden kopup kendi ayakları üzerinde durmak zorunda kaldıklarında sudan çıkmış balığa dönüyorlar.  
    Onun için de çoğunlukla geç  başlayıp erken bitiyor evlilikleri.
    Onun için de ayrılıklar, boşanmalar bu kadar çok ülkemizde. 
    Uzun sözün kısası, aşırı  esirgendikleri, korunup kollandıkları için hayatı öğrenmeden büyüyor çocuklarımız. 
    İnanıyorum ki birçok anne ve baba aşırı esirgeyip kollayarak ve iyilik ettiğini düşünerek aslında en büyük kötülüğü yapıyor çocuğuna. 
    Aşırı ilgilenerek, esirgeyerek, koruyup kollayarak bir dediğini iki etmeyerek, elini sıcak sudan soğuk suya sokturmayarak gerçekte hep çocuk kalmasına neden oluyor yavrusunun.                 
    Elbette hepimiz çok severiz çocuklarımızı.               
    Başlarına kötü bir şey gelmesini asla istemeyiz. 
    Ama bırakalım balık tutmayı  da öğrensin çocuklarımız.
    Bırakalım büyürken ezilsin, yorulsun, hırpalansınlar biraz.
    Hayata kendi dişleriyle, tırnaklarıyla tutunmayı bilsinler.
    Hep çocuk kalmasınlar.