SABİRE Ninem, her zaman olduğu gibi sabah ezanından önce kalktı. Dedemi yolcu etti. Şekerpınar'ın kurnalarından ikisinin önüne iki helke koydu. Diğer kurnada önce elini yüzünü yıkayıp, buz gibi sudan içmeden önce ensesine sürüp 'ohhh' çekti. Dolan bakır helkeleri avluya taşıdı. Ezan okunmaya yakın mahallenin kadınları, elinde helke, kova, ibrik, bakraç ile Şekerpınar'ın önünde toplanmaya başladı. Kadınlar henüz gün yüzünü göstermeden, günün en taze dedikodusunu yapmaya başladı. Arada bir birbirlerine şaka yaparken, nenemin 'gavurun gızı dölek dur!' nidası, yeri göğü inletiyordu. Sabah ezanı okunmaya başladı. Kadınlar suyunu doldurup, evlerine doğru dağlırken, nenem de sabah namazını kılıp, koluna taktığı iki teneke kova ile soluğu Şekerpınar'dan geçen Hattusaş yolunun kenarında belirdi. Sanki sözleşmişler gibi, tüm mahallede kadınlar çatal kapılardan kollarında ikişer teneke kova ile soluğu sokakta, yolun kenarında aldı...
***
Herkes tarafından mahalle olarak bilinmesine karşın, Tuzkaya ile Çatak mahalleleri arasına sıkışmış bir semt olan Şekerpınar, her iki mahalleye göre daha da ünlü. Her iki mahallenin sakinlerinin çoğu 'nerede oturuyorsun?' sorusuna tereddüt etmeden 'Şekerpınar' yanıtı verir. Şekerpınar'ın suyu kadar, sakinleri, özellikle kadınları ve 'gobelleri' de meşhur. Meşhur oldukları kadar da renkli simalardır. Ellerinden her iş gelir. Hepsi 'zanaatkar' olma yolunda ilk adımı atmış, hemen hemen her meslek dalından nasibi almışlardır...
Sabire Ninem... Daha doğrusu Nenem de farklı bir kişilik sahibiydi. Zar ağlatırdı mahalle kadınlarına. O yüzden 'çete' lakabını takmışlardır. Nenem, prensip sahibi, çok güzel ve farklı yemekler yapardı. Sabah kahvaltısında çörek, öğle yemeğinde yufka sofranın değişmezlerindendi. Akşam sofrasında yufka ekmek fazla olmaz, herkesin önüne birer parça yufka bırakır, 'Yemeği kaşıklayıp, karnınızı doyurun, yoksa sabaha kadar uyuyamazsınız!' diye tembih ederdi. Akşam sofrasında sulu yemekler olurdu. Mercimekli Bulgur pilavını sık yapmasına karşın, akşam sofraya gelmez, öğlen yemeğinin değişmezi olurdu. Erişte yapardı, tereyağlı. O zaman sofrada ekmek olmazdı. Üzerine çökelik dökülen erişte yenildikten sonra, çocuklar avlu içerisinde ip atlar, biraz daha büyük olanlar parkta top oynamaya gönderilirdi. Zorunlu...
Sabire Nenemin baba tarafı Tokatlı. Yaptığı yemekler, pastalar, börekler, çörekler de Yozgat-Tokat karışımı yöntemiyle yapardı. Öyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü, Yozgat'ta bilenen damak tatları ile Tokat'ta bilinen damak tatlarının benzerlerini yapar/hazırlardı. Sabahları sofraya koyduğu Nar gibi kızarmış, tepsi içerisindeki çörek, sıcakken mis gibi kokardı. Çöreğin içerisine bazen çökelik de koyardı. Genellikle sade yapardı, 'seven olur, sevmeyen olur. İsteyen yerken çöleğini kendisi koysun' derdi. Çörek içerisinde, kendisinin kurutup, hazırladığı nane, maydanos, kekik gibi bitkilerin tozlarından da katar, kuyruk yağı kullanmayı tercih ederdi.
Eriştenin tadı da farklıydı. Belki de kullandığı yağdandı ama emin değilim. Kış aylarında arabaşı yapardı. Yaz aylarında arabaşı hamurunu siniye biraz daha kalın döker, ortasına da tas yerleştirirdi. Kıvamına geldiğinde tası ortadan çıkartıp, tasın oluşturduğu hamurun ortasına biraz sulandırılmış pekmez döker, kaşıkla yerdik. 'Güçlenirsiniz' der, pazularımızı sıkar, 'yumurta gibi olmuş' diyerek de gaz verirdi. Bulgur pilavı mercimeksiz olmaz. Bir de 'soğan aşı' yapardı. Mezbadan getirilen bağırsakları temizler, doğrar. Sonrasında soğan, sarımsak ile kavurur, üzerine bazen yumurta kırardı. Başlıca içeciğimiz Ramazan ayında genel olarak hoşaf olsa da pekmezi sulandırarak, gün ışığı görmeyen kilerde bekletip, içirirdi. Dağda yetişen erik, kızılcık, alıç, kuşburnunu da kaynatarak, içecekler yapar, bizlere içirirdi, rahmetli...
***
Ufukta sığırlar görününce, kollarında teneke kova bulunan kadınlar, bunları birbirine vurup, sığırların gelmeye başladığını haber verdiler. Sığırlar, çarşı istikametinden, Hattuşaş yolunu takip ederek, yaylaya otlatmaya giderken, yükselen toz bulutu arasında 'looo.. looo...' diye bağrışan kadınlar, çocuklar, hayvanın dışkısını ilk kendisinin gördüğünü ilan etmek üzere, eliyle de işaret ediyor. Dışkıyı özenle kovanın içerisine doldurup, bir başka ineğin/sığırın dışkısını bırakmasını gözlüyordu.
Kovalarını sığırların dışkısı ile dolduran Sabire Nenem, güçlükle evin havlusuna taşıdı. Sonrasında, önceki gün belirli ölçülerle avlu duvarının yüzüne, üzerine yapıştırdığı dışkıların kuruyup, tezek olanları özenle söküp, istifledi. Ardından, yeni olan dışkıları diğerlerinden boşalan alanlara yapıştırdı. Kurumaya bıraktı. Terlemişti. Pislik içerisindeki teneke kovalarını aldı, kapının önüne çıktı. Çeşmenin oluğunda dışkı kovasını yıkayan kadına, 'fışkı, dışarda yıkasan olmuyor mu? O suyla kilim yıkıyoruz' diye bağırdı. Kadın cevap vermedi, havuzu temizledi...