Doğduğun kentte ölümü tatmana karşılık, bilmediğin yaban ellerinde yaşam sevincini bulabilmek, nasıl bir duygudur, düşündünüz mü?
Hafta sonunda televizyon izlerken, bir haber kanalında Oryantiring Federasyonu Başkanı hemşerimiz Mehmet Genç’i gördüm. Daha önceleri dağlık ve ormanlık alanlarda yapılan Oryantiring Sporunu, kent merkezindeki tarihi mekanlarda yapmaya başlamalarının ardından, sporun daha çok tanınıp, sevildiğini belirten Genç, şimdi Oryantirig Sporununun kent merkezlerinde yaygın olarak yapılan bir spor dalı haline geldiğinin altını çizdi.
O an aklıma rahmetli Abbas Sayar, Nida Tüfekçi, Agah Efendi, Nasuh Akar, Celal Atik gibi isimler geldi. Onlar da Yozgat’ta doğmuşlar, yaşamlarının önemli bir bölümünü bu topraklarda geçirmişler ama fiziksel anlamda hayatta olmalarına karşılık, ölümü tatmış bu isimlerin, doğdukları kent dışında nasıl yeniden doğup, gelişip, büyüdükleri gözlerimin önünden bir film şeridi gibi akıp, gitti.
‘‘Ne alaka!’’ diyebilirsiniz, haklı olarak. Bir tarafta Oryantiring sporu, diğer tarafta Yozgat’ın yetiştirdiği, kimi Türkiye’ye kimisisi dünyaya malolmuş isimler.
Hatırlarmısınız bilmem, yıl 2010 1 Mayıs günü, sıcak bir hava. Cumhuriyet Alanı cıvıl cıvıl, üniversiteli sporcular doldurmuş alanı. Türkiye’de ilk kez Yozgat’ta, Oryantring Sporu dağlarda, ormanlık alanlarda değil, kent merkezinde belirlenen bir güzergahta gerçekleştirilecek. Büyük risk ve bu risk göze alındı. Bir Türkiye Şampiyonası’nda Yozgat’ta ilk kez Oryantiring Sporu kent merkezinde, tarihi mekanlar arasında yapıldı. 
Sonra...
Sonra unutuldu. 
Şimdilerde adını bilen bile yok. 
Halbuki Akdağmadeni ilçesinde kurslar açılmış, hakemler ve sporcular yetiştirilmişti. Oryantiring Sporu Yozgat İl Temsilciliği için düşünülen isme karşı çıkanlar olmuş, kendisinin temsilci olması için devreye adamlar sokanlar bile olmuştu. 
Biliyormusunuz, şu an Yozgat’ta Oryantirng Sporu ile ilgili herhangi bir spor branşının varlığı bilinmediği gibi, temsilcisi de yok...
Oryantiring Sporu’da tıpkı bizlerin bugün hatırlamakta zorlandığımız değerlerimiz gibi doğduğu kentte ölümü tadarken, bilmediği yaban illerinde yeniden doğup, gelişti, büyüdükçe büyüyor, daha fazla ilgi, daha fazla alaka görüyor.
-‘‘Neden Böyleyiz!..’’ 
-‘‘Bu bizim makus kaderimiz, yıkmalıyız!..’’
-‘‘Yozgat neden bu kadar geri kaldı!..’’
-‘‘Yozgat’ta göç neden devam ediyor!...’’ 
Ve benzeri yakınmaları yapmamızın temelinde yatan gerçek, bizler Yozgat insanı olarak elimizdeki değerlere sahip çıkmıyoruz. Bu nedenle de, elimizdeki değerleri, varolanları bir kalemde kaybettiğimiz için yenilerine sahip olamıyoruz.
Bu bahsettiğim ‘‘Devede kulak’’ bile değil...
Öyle değerlerimizi, öylesine önemli varlıklarımızı kaybettik ki; çoğunu hatırlamıyoruz bile...