Aynı topraklar, Sakızlı Rum gemici ile Yahudi esnafı kardeş bilen Şeyh Bedrettinlere, “İster ateşe ister puta tap, her ne olursan ol, yine gel, bizim kapımız umutsuzluk kapısı değildir” diyen hoşgörüyü temel alan Mevlanalara ve nicelerine ev sahipliği de yapmıştır.
Dil en temel iletişim aracıdır ve üretim faaliyetlerinin doğal sonucudur. Diğer iletişim araçları, dil üzerinde yükselir. İnsanlar gelişmelerinin belirli bir evresinde doğduğu andan itibaren içinde bulunduğu toplumun dilini duymaya, anlamaya ve süreç içinde öğrenip konuşmaya başlar. Bu o insanın ana dilidir. Kısaca dil o toplumun üretim ve yaşam biçimleri, duygu ve düşüncelerine göre, kısaca kültür ve harslarına göre şekillenir. Eğer bir dili öğrenmek istiyorsak o toplumun kültürünü de öğrenmeliyiz. Ana dilimizden başka birçok dili öğrenip konuşabiliriz. Bu iyi bir şeydir. Ancak egemen bir dil oluşturup, bu dili dayatarak ana dilimizi unutturmaya, yok etmeye çalışılıyorsa bu o dilin üretim tarzını, kültürünü dayatmak demektir ki bu da kötü bir şeydir.
Bu gün, küreselleşme adı altında bu topraklara dayatılan emperyalist - kapitalist kültür her zaman olduğu gibi bu günde kara bir bulut gibi dolaşmaktadır. Dilimiz, düşüncelerimiz, duygu ve düşüncelerimiz, kültürümüz, değerlerimiz emperyalist kültürün tehdidi altında yok olmak tehlikesi ile karşı karşıyadır. Elbette ki bu tehlikenin bertaraf edilmesi için yöntemler vardır. Bu yöntemlerden biride farklı kültürleri, harsları, dilleri, tarihleri, yaşam ve düşünce biçimlerini, farklılıklarını korumak, gelecek kuşaklara aktarmaktır. Aksi halde yemeklerimizden içeceklerimize kadar, dilimizden beğeni ve zevklerimize kadar, özgür irademizle var edeceğimiz tüm değerlere kadar, aklımıza getirebileceğimiz her şeyimize kadar emperyalist - kapitalist sistem tarafından belirlenecek insanlar sürüsüne dönüşeceğiz.
Böyle bir esarete karşı en büyük panzehirlerden birisi, bu gün yok olmaya başlamış en küçük guruplar tarafından dahi kullanılan dili, kültürleri, yaşam biçimlerini yaşatmaya çalışmamızdır. Çocuklarımızın ve torunlarımızın 100 yıl sonra kendi anadillerimizi unutmuş, dünyaya egemen olmuş tek bir dil ile konuştuğu bir dünyada yaşamasını istemiyorsak bu panzehiri kullanmak zorundayız.
Kapitalizmin getirip dayattığı iç göçler sonucu, topraklarımızdan kopartılarak yığıldığımız büyük şehirlerde yaşam biçimlerimizi çocuklarımıza aktarma kabiliyetimiz ve yeteneğimiz yok olmaya başlamıştır. Emperyalizm dilini, müziğini, duygu ve düşüncelerini, beğenilerini vb. çocuklarımıza farkında olmadan, kurbağa misali yavaş yavaş dayatılan anlayışa karşı vakıflar, dernekler, örgütlemeler ve benzeri birlikler kurulmaktadır. Ancak her ne kadar bunların adlarının başına “….Dili ve Kültürünü Korumak ve Yaşatmak” sıfatı konsada insanların kentleşme ve dayanışma düşüncesi altında iş bulma ve kentte tutunabilmekten öte bir işlevi olmamaktadır. Bu anlayışı yıkmak için İnadına evde anadilimizi konuşup, çocuklarımıza öğretmek ve unutmamalarını sağlamaktır. Anne ya da babalardan her biri farklı dil ve kültürden gelmiş olsalar dahi her biri kendi dil ve kültürlerini çocuklarına aktarmak gibi bir görevle karşı karşıyadırlar. Ancak bu bireysel çabayı anılan dernek, vakıf ve benzeri örgütlenmelerle ikincil olan iş, aş ve kente uyum gibi dayanışmalardan çok bu tip yapıların asıl amaca yönelik çalışmalar yapması gerekmektedir.