Türkiye’de çiftçi olmak hakikaten zor iş.
    Yanlış tarım politikaları  ile her geçen yıl kan kaybeden, zor duruma düşen ve kapana sıkışan Türk çiftçisi maalesef bulunduğu her platformda zorluklarla, çilelerle karşılaşıyor.
    Eğitimden yoksun bırakılan çiftçi, yanlış tarım politikaları ile adeta sindirilmiş durumda.
    Devlet desteklerini nereye nasıl kullanacağını bilmeyen çiftçilerin olduğu ülkemizde, tarım politikalarının neredeyse kangren olduğu illerden bir tanesi Yozgat.
    Yozgat’ta çiftçinin durumu içler acısı.
    Çiftçinin durumunu tahlil etmek için tarlaya gitmeye gerek yok.
    Nüfus Müdürlüğüne gitmeniz dahi çok şey anlatır size.
    Çünkü köylerin göçtüğünü, köylü kalmadığını görürsünüz.
    Hasat döneminde gidin köylere bakın kaç kişi var.
    Kimseyi bulamazsınız tarlasını işleyen, evinde oturan, bahçesinde çalışan.
    Karnı aç, gelecekten umutsuz köylü göçünce, çiftçilikte iflas etti doğal olarak.
    Son 10 yılda çiftçi her zaman şu şekilde itham edildi:
    * Aldığı banka kredisini ödemeyen çiftçi
    * Aflara alışıp, devletten aldığını ödemek yerine üstüne yatan çiftçi
    * Devlet desteğini tarlasına harcamayan çiftçi
    * Tarım politikalarına ayak direyen çiftçi
    * Cahil çiftçi, gerici çiftçi,
    * Süneyle, kımılla, tarla faresiyle baş edemeyen çiftçi,
    * Geri kafalılığı yüzünden tarlasını sigorta ettirmeyerek, alın terini afete heba eden çiftçi…
    Anlayacağınız al-ver çiftçiye…
    Çiftçi bu gün maalesef yanlış yönlendirmelerin ve hatalı tarım politikalarının kurbanı olarak karşımıza çıkıyor.
    Ama çileler sadece yokluklarla, yanlış yönlendirme ve cahilliklerle sınırlı değil.
    Tarlayı bir yıl nadasa bırakırsınız.
    Ertesi yıla emeksemek eker, tohumunu, gübresini verir, ilacını alır mücadelesini yaparsınız.
    Her emekte bir alın teri, toprağa düşen alın terinin her damlasında bir maddi külfet çıkar ortaya.
    Her şeye rağmen hasat zamanı  geldiğinde çekilen tüm eziyetler unutulur, sarı başaklar kamyonlarla, traktörlerle ofise getirilir.
    Tabi devlet sizi tüccarın eline mahkum bırakmadıysa.
    Devletin Toprak Mahsulleri Ofisi’ne büyük umutlarla gelirsiniz ama umutlarınız geldiğiniz an biter.
    Çünkü sizi yüzlerce araç konvoyundan oluşan bir kuyruk bekler Yozgat’ta.
    Sıra size geldiğinde tarladaki işlerinizden uzaklaşmış, kamyon sırtında uyumaktan her yanı  tutulmuş, morali sıfırın altına inmiş bir çiftçi olursunuz.
    Eziyetle elde edilen ürünü  eziyetle devlete satmanın yorgunluğu ile dönersiniz köyünüze.
    İşte benim Yozgat’ım da yıllardır böyle gelmiş böyle gidiyor.
    Benim çiftçim sadece seçim dönemlerinde hatırlanan ve bir daha asla yüzüne bakılmayan insan kitlesi olarak hep bir köşede bırakılıyor.
    Ama ne gariptir ki, buna rağmen çiftçi hala siyasetçileri korumaya çalışıyor, belki korkudan belki de ayıp anlayışı ile.
    Dün Toprak Mahsulleri Ofisi’deki kuyruğu gördüğümde inanın şok oldum.
    Bir ucu ofis önünde diğer ucu eski Sağlık Müdürlüğü binasında bir araç kuyruğu.
    Bu satırları okuduğunuzda eminim Kirazlı Göledine kadar gitmiştir.
    Traktörünün üzerinde sıranın kendilerine gelmesini umutsuz bir şekilde bekleyen çiftçilerle sohbet ettim.
    Bazıları sohbetten çekindi, konuşmak, resim vermek, isim vermek istemedi.
    Neden biliyor musunuz, mensubu olduğu belki de gönül verdiği siyasi partiden bir tepki almamak için.
    Oradaki çiftçi arkadaşları  bu duruma hemen tepki koydu:
    “Dert hepimizin, sorun hepimizin sorunu. Sağcısı, solcusu, ocusu, bucusu var mı? Yalan söylemiyor, iftira atmıyorsun ya, derdini anlatıyorsun belki çözüm olur diye…”
    İşte böyle, bir hububat sezonunda daha ortaya çıkan manzaralar değişmedi.
    Ama ne gariptir ki çözüm  üretmesi gerekenler yaşanan bu duruma hala duyarsız.
    Hala uzayıp giden kuyruklar görünmüyor gözlere.
    Ben, ofis kapısında uzayıp giden kuyruğu görünce ‘Çiftçinin çilesi’ dedim.
    Siz ne dersiniz bilemiyorum ama mümkünse siyasi düşünmeden bakalım olaylara.
    Yozgat bizim, insanlar bizim insanımız.
    Hala derdimizi anlatmaya korkar, çekinir durumdayız.
    Ben tarladan emek-semek elde ettiğim ürünü büyük çilelerle ofise vereceksem ne anlamı  var alın terinin, emeğin?
    Siyasetçi değilim, ama bir gün olmaya karar verirsem, özellikle aleyhime konuşanları arayacağım sorunlarını anlatanları…
    Ve özellikle karşımda susanları  dinlemeye çalışacağım, gerekirse duvar arkasından.
    Çünkü bizler gerçekleri maalesef duvar arkasında konuşmaya alışmışız.
    Sanırım bu çilenin başlangıç yeri de tam orası.