Cuma gecesi izlediğim yabancı filme kadar dedi kodunun yaygın olduğu ender şehirlerden birinde yaşıyorum zannederdim kendimi.
    Küçük bir kasabada geçen biraz gerilim, biraz korku üzerine kurgulanan filmde halkın kişiler üzerine söylentisi ve oluşan dedikodular dikkatimi çekti. 
    Filmin konusu 'dedi-kodu' üzerine değildi ama kasabaya gelen kadının yaptığı her hareketi takip eden insanların kendi arasındaki konuşmaları,
    İnsanların en küçük bir yenilikte 'kasabalı konuşur' düşüncesi ile tereddüt etmesi,
    Kasabaya misafir olarak gelen kadının aslında şirin bir yerleşim yerinde sırf insanların kendi arasındaki söylemleri yüzünden duyduğu rahatsızlık bir anda yaşadığım şehri gözümün önüne getirdi.
    Allah Allah, meğer Yozgat'tan başka şehirlerde de insanlar dedi kodu üretebiliyor muş!
    Filmin geçtiği kasabanın küçük olması dedi kodu hastalığının küçük yerlerde daha yaygın olduğunu gösteriyor.
    Yozgatlılar olarak 'Biz dedikoducu muyuz' diyebilirsiniz…
    Valla bunu ben söylemiyorum, yine biz Yozgatlılar söylüyoruz.
    Bulunduğunuz ortamlarda gündeme getirin,
    Olmadı çıkın sokakta tanıdığınız tanımadığınız insanlara sorun,
    Yozgat'ta dedi kodunun yol açtığı huzursuzluğu yaşayanların sayısı çıkar ortaya.
    Her birimiz aynaya baktığımız da şikayetçiyizdir bundan.
    Tıpkı Yozgat'ın geri kalmışlığına sahip çıkmama ve suçlu aramada yaptığımız gibi, hem yapar hem de başkalarında ararız kabahati dedi kodu üzerine.
    Bir Yozgat hastalığı örneği vereyim.
    Bir dostun veyahut kamuoyunda tanınmış insanların aldığı küçük bir kalem, bir otomobil, bir ev bizim için 'Nerden buldun parayı', 'Vurmuş voleyi' şeklinde yorumlara neden olur.
    Bir insan Yozgat'ta saçını yıllarca sağa tararken ertesi gün sola tarasın altında mutlaka bir şey aranır.
    Öncelikle bir hayırlı olsun deme, ya da varsa sıkıntısı giderme noktasında kaygı duymayız kendi adımıza.
    Maalesef bunu küçük-büyük, yaşlı demeden hepimiz yapıyoruz.
    Her parada haram,
Her yenilikte yalan,
        Her adımda sahtelik aramaktan aynadaki halimizden ve en yakınımızdan bihaber oluruz.
    Bu gün Cumartesi,
    Havalar daha çok ısınacakmış bu gün ve yarın…
    Sıcak bir hafta sonu için dedi-koducu yönümüzü ortaya çıkarmam belki sıkıcı gelmiş olabilir sizlere.
    Ama bu gerçeği konuşarak çözmekten başka bir çaresiz yok.
    Eğer biz senci, benci, dedici, koducu olmasaydık bu gün Yozgat'ta ticaretin en babasını başkaları değil biz yapardık.Yabancıya olan saygımızı kendi aramızda da gerçekleştirdiğimiz takdirde emin olun çok şey başarmış oluruz.
    Mensubu olduğum gazetecilik mesleğinde de maalesef dedi-koduculuk ciddi ve derman bulmaz bir hastalık haline gelmiş.
    Huylu huyundan vazgeçer mi bilemiyorum ama bu devran böyle gelmiş böyle gitmemeli.
    Bir kıssadan hisseyle sohbetimize son noktayı koyarken hepinize sıcaklardan uzak, bol gölgeli (huzur bozan gölgeler ve dedikodular hariç) tatiller diliyorum.
    * * *
    Ebu Abdullah Kureyşi anlatıyor:
    Bir gün adamın birisi yediyüz kilometrelik yolu yürüyerek yanıma geldi ve yedi şey öğrenmek istediğini söyledi.
    - Allah (c.c) Hz. sana ihsan buyurduğu ilimden, Allah için bana da öğretir misin dedi
    - Ne öğrenmek istiyorsun? diye sordum.
    - Bana göklerden ağır, yerlerden hafif, taştan katı, ateşten sıcak, kıştan soğuk, ve denizden engin, yetimden zayıf olan şeyin ne olduğunu öğret dedi. Bende şu cevabı verdim:
    - Göklerden ağır olan iftiradır. Yerden hafif olan ise haktır. Taştan katı olan kafirlerin gönülleridir. Ateşten sıcak olan hırstır. Zemheriden soğuk olana gelince, bu da istediğin bir haceti sana vermeyendir. Denizden zengin olan kanaat sahiplerinin gönülleridir. Yetimden zayıf olan ise dedikoducuların durumlarıdır. Çünkü yüzü yere geçe geçe dedikodu yapar.