Sonbaharda Güneş solgundur. Ortalık zifire kesmeden, o solgunluk dağlara, tepelere  mavi olarak yansır. Hele ki yaylaya mavi yıldızlar inmişse, çoban yıldızı türkü çığırır. “Ağa Gelinde indimi ola yayladan…”diyerekten…
Yozgat yöresinin toprağı çoğu yerde kınalıdır. Kimi yerde de kızıla çalar. Sarı yapraklar da savrulunca, göz alabildiğine sarı görür… Arada görünen yeşillikler mevsime meydan okumak için vardır. Söğüt en dirençlisidir. Kavak her zaman ölgündür. Sabah olup, çiğ dört bir yanı sarınca, otların hışırtısına kuş sesleri eşlik eder. Kartallar dön baba dön yaparlar… çaylar kış hazırlığına başlayıp, yataklarını genişletirler. Kara yel pusuda bekler.
Poyrazın sağı solu belli olmaz… deli deli eser durur. Yaylaya ne zamanki, seher yeli gelir, yüzleri ılaman, ılıman okşar.
Turnalar söz, seher yeli sazdır. İkisi bir araya gelince, türkülerin yankısı Akbulutlarla kucaklaşır… yağmurun ilk damlaları, acının özlemin, sıla hasretinin birikimidir.
Öyle bilir, böylede yazarız….
Sonrasında da yola düşeriz…
Ağabeyimiz Fahri Öztürk derki, “Ey kardeşlerim, senede birde olsa, memlekete gideceğiz. Tüm kardeşler bir araya geleceğiz. Eskileri anıp, özlem gidereceğiz”. Abimizin sözü emirdir. Bu ikinci buluşmamız oldu. Kardeşimiz hani şu efsane vali Refik Arslan
Öztürk, İstanbul’dan yola çıkıp, ortanca kardeşimiz Fevzi Öztürk’ü de alıp, bizlerden bir gün önce Sorgun Ağabucağa varıp, koyunu kesmişler…
Fahri abim, Saygı Öztürk kardeşimle, vurduk yollara… hani kardeşimiz  Saygı Gazeteciliği’nin haslığının yanı sıra iyide kaptandır. Eridi asfalt. Yok hüngürdedi yani ağladı…
Delice ırmağını geçince, toprak kimi yerde sarı, kimi yerde de gözün alabildiğince kırmızıya keser. Bozok yaylasının özelliği olsa gerek, kırmızı toprak tepelere uzanınca grileşir.Dağlara güneş çarptıkça da mavilik çöker, geceleri ayın şavkı vurunca da hülyalara daldırır adamı… Hasretliği katık yaparsın, yufka ekmeğe. Bizlerde bu özlemle Yozgat’dan  güler ablamızın oğlu Faruk Öztürk’ü de alıp, sorguna yöneldik. Fevzi’yi ocak başında bulduk Refik’de yardım ediyor, gelinimiz yüksel hanım da sofra kuruyordu… yemekten sonra çocukluk arkadaşımız, satılmış Ağaoğlu, Bünyamin Çamlıdığıda alıp, indik kanak çayının yanına… Akdağlar’dan doğup, gelin güllü barajında soluk alan kanak çayı mahsun ve nazlı… Suyu azalmış, kuzusunu kaybetmiş koyun gibi döne, döne akıyor. Sivri dağını yamacımıza alıp, iğdeliğe yürüdük… Sağında, solunda viran kalmış mor sümbüllü bağlar. Ah bırakıp gidenlerin yüreği kan ağlar. Saygı dört bir yanı seyrederken kim bilir çocukluğunun geçtiği bu yörelerde ne anılar gizlemiştir?!
Akşam üstü, Gülay bacımızla Nihat enişte ve dayımız geldiler. Geçmişteki, anılar tazelendi. Sabah mezarlığa giderken, soğuk pınar (çeşme) yanında eğleştik. Aldı sazı eline ciğerim kardeşim Fevzi
“Şıpır, şıpır akan, suyunu özledim.
Şırıl, şırıl sesini dinledim.
Seni unutamam soğuk pınar.
Dağ tepe aşar gelirsin.
Evlerde katık olursun.
Yolcuları misafir edersin.
Seni unutamam soğuk pınar.
Anam, babam, atam içti suyundan.
Vazgeçmemişsin nazlı akar huyundan.
Çok lezzet alırım tadından.
"Seni unutamam soğuk pınar.”
Ne diyelim bizim Fevzi’de maharet gani.
Ziyaret eyledik, okuduk Fatihamızı. Sessiz sedasız dinlediler. Nur içinde yatsınlar. vedalaştık.
Abucağı geride bırakıp vardık sorguna. Doğan Özmen abimizi, Selami ünlü, Ali Ateş,  Serdar, Celalettin ve prenses Tubayı bekler gördük. İzzet ikramda bulundular. Dr. Turhan Temuçin dinlenme evinin önüne Doğan abimiz bir kamelya  ilave  etmiş, eline sağlık. Dost  dergahı olmuş. Zaten Doğan abimizin yüreği dosttan yana yol geçen hanı gibidir.
Saygının olduğu yerde, zaman türküsüz yol alabilir mi? saz serdarda, söz bizde… hemen bitişiğimizdeki, delibaş çayının korkusundan olacak! Az söyledik türküleri… Kalktık tekrar düştük yollara…
Neylersin, doğduğun yer tamamda, doyduğun yeri de unutmak mümkün olmuyor.