RAMAZAN ayında kara fırınlar öğle vaktinde kapılarını açar, akşam ezanından yaklaşık 30 dakika öncesine kadar pide yapıyorlardı. İlk çıkan pideler mahale bakkallarına götürülmek üzere eşek üzerine bağlanan küfelere doldurulur. Diğer bir bölümü teknelere konulup, yakın bakkallara teslim edilirdi. Daha sonra iftar için yumurtalı, susamlı pidelerin yanında güveç, patlıcan, patateslerde fırında ateşe yakın bölgede, közün içerisinde pişirilip sahibi tarafından alınırdı. Öğleden önce de fırınlar pek boş durmazdı. Baklava börekler öğleye kadar pişirilip, teslimi yapılırdı. Bazen, özellikle pastahanelerin, imalatçıların toplu baklava börek siparişleri iftar sonrasında pişirilirdi. Böylece bir döngü devam ederdi.
İşte böyle bir ramazan günü son pideler teslim edildi. Babam ile birlikte kendi ihtiyacımız olan pideleri karton kutu içerisine koyup, kapıya çıktık. Babam, daha ilk adımını atmak üzereydi ki; 'selamünaleyküm' diyerek, orta yaşlı, temiz giyimli, kıyafeti kadar konuşmasından da devlet terbiyesi almış biri ile burunburuna geldi. 'Aleykümselam' diyerek, karşılık veren babamın 'buyur, ne istiyorsun?' demesini bile beklemeden orta yaşlı adam devam etti, 'ekmek alacaktım' diyerek. Babam, 'ekmek yok, artık fırını kapatıyoruz, ezan da birazdan okunur' diye karşılık verdi. 'Bir lokma da olsa yeter. Çocuk var, biz idare ederiz' diyerek, kısık sesle, kendi kendine konuştu. Tam dönüp, gitmeye hazırlanırken, 'bir tane yeter mi?' diye sordu, babam. 'Yeter' karşılığını almadan, kucağımda üzeri gazete kağıtları ile kapalı karton kutu içerisinden bir pide çıkartıp, adama uzattı. Ekmeğin parasını vermek isteyen adama 'yok bu bizim eve gidecekti, senin de kısmetin varmış, koy parayı cebine' diyerek, adamın parasını geri çeviren babam, 'hadi gidiyoruz, ancak yetişebiliriz' diyerek, omuzumdan tutup, eve giden yola doğru, topaç gibi çevirdi. Köşeyi dönmek üzereydik, babam yaşlarında, konuşmalarından babamın arkadaşı olduğunu düşündüğüm şahısla karşılaştık. 'Hüseyin ağa nereye böyle?' sorusunu yöneltti, babam. Adam durdu. Kafayı kaldırdı. Biraz sinirli, alnından terler boşalan, kına yakılmış gibi saçı, sakalının kapladığı yüzündeki gerginlik artarken, mavi gözleri sanki dışarnıya fırlayacak gibiydi. Babam, Hüseyin amcayı sakinleştirmeye çalıştı. 'Şurada ne kaldı, sinirlenip, kendini oruç oruç heder ediyorsun' diyerek. Hüseyin amca, 'iyi oldu seni gördüğüme' diyerek, devam etti. 'Köyden yatılı misafir gelmiş, öğle vaktinde. İftara kalacaklarını söylemiyorlar. Bir ben bir de ayvaz olunca bir kuru ekmek bize sahurda da yetiyor. Misafir olunca yetmiyor. Ekmek lazım, ekmek' dedi. Babam gülümsedi. Kucağımdaki karton kutu içerisinden iki pideyi aldı, '5 pide kalmış. İkisini sana vereyim' diyerek, ekmekleri Hüseyin amcaya uzattı. 'Varsa iki tane daha ver, çok kalabalıklar' diyerek, babamdan kalan 3 pideden ikisini daha istedi. Babam, birisini daha verdi. 'Kısmet' dedi. Yolumuza yükümü hafifleterek, devam ettik...
Yol uzun... Ezan okundu okunacak. Ofis Cami'nin önüne geldik. İnsanlar, camlara yapışmış, kimileri evin önünde ezanın okunmasını bekliyor. Çocuklar, benim yaşlarımda. Kızlı erkekli oyunlar oynuyor. Daha çok ip atlıyorlar. Sek sek oynuyorlar. Arada bir pencereden kafasını uzatan anneleri 'kendini oruç oruç fazla yorma, terleme hastalanırsın' uyarılarına, 'bak kime diyorum. Sofraya oturunca su içiyorsun başka bir şey yemiyorsun. Bak bu sefer yemek yemeden su içemezsin, ona göre' tehdini ekliyor...
Oradan hızla uzaklaşıyoruz. Ofis aralığından geçip, Hacı Ali'nin Un fabrikasının önünden geçerken, fabrikanın üzerindeki yokuştan, bir kadının 'İhsan ağa... İhsan ağa' seslenişi ile durup, o yöne bakıyoruz. Babam 'ne istiyor, bu kadın. Birazdan ezan okunacak' diyor, ardından 'tövbe' çekip, 'şu mübarek günde günaha sokuyorlar insanı' diyerek mırıldanıyor. Ne demek istediğini anlamaya çalışırken, kadın sanki uçar gibi yokuştaki keçi yolundan bir solukta aşağıya inip, babamın karşısına dikilmesinin şaşkınlığını yaşıyorum. 'İhsan ağa' diye söze başlıyor kadın. Babamdan 'söyle' karşılığını alır almaz, 'İhsan ağa, sen fırıncısın. Evde iftar yapacak bir lokma ekmek yok. Sende vardır, bir ekmek yeter' diyerek, derdini anlattı. 6 pide ile fırından çıktık. İki pide ile Hacı Ali'nin un fabrikasına ulaştık. Mesafe kısaldı. Yükümüz azaldı. Babam, kalan iki pidenin birisini de hiç soru sormadan kadına uzattı. 'Afiyet olsun, hayırlı iftarlar' diyerek, yola koyulduk. Evimiz tepenin zirvesindeydi. O meşhur tepenin eteklerine gelmek üzereydik ki, ezan okunmaya başladı. Yolların kesiştiği kavşağın kenarında bulunan çeşmeye yöneldi babam. Bende peşinden. Bir süre durdu. Çeşmede elini yıkadı. Sonra avucuna su doldurup, besmele çekerek orucunu açtı. Sonra bana avcuyla su içirdi...
6 pidenin bulunduğu karton içerisinde kalan son pideyle birlikte karton kutuyu da kucağımdan alıp, bir kenara bıraktı. Pidenin ucundan bir lokma bölüp, bana verdi. Bir lokma da kendisi aldı. Birden durdu. Çeşmenin hemen arka tarafından çalı ile avlu yapılmış, gecekondu tipli evin kapısındaki çocuğa bakmaya başladı, sonra yanına çağırıp, iki lokmalık bölünmüş son pideyi de çocuğa verip, elimden tuttu. Merdivenlerden çıkıp, evin açık olan kapısında belirdik. Ağbeylerim, yiğenlerim, ablam sofraya oturmuşlar, ekmek bekliyor. Annem sofradan doğrulup, kalmaya çalışırken 'emek yok mu?' diye, sordu. Babam, istifini bozmadan ayaklarını çıkarttı. 'Vardı, gelene kadar ihtiyacı olanlara verdim' karşılığı annemi çileden çıkarttı. 'Delimisin herif sen. Bunlar ne yiyecekler' diye çıkıştı. Babam, hem gülüyor, hem de konuşmaya çalışıyordu. 'Avrat, bizim evde yufka vardır diye düşündüm. İhtiyaçları vardı verdim. Kalk sula yufka yiyelim bugün de. Geceye de hamur yaparsın' diye devam etti. O günden sonra bizim evde, gece bazlama hep fazla yapıldı, yufka hiç eksik olmadı... Ders oldu...