YOZGAT'ta 'Bizim bağın koruğu ekşi olur' deriz, başka şehirlerde 'koruk da olsa bizim bağın üzümü' deyip, öve öve bitiremezler. Kendi bağımızın üzümüne bir türlü sahip çıkamadığımızdan, bağ çubuklarını söküp attık. Şimdi başka bölgelerden getirip, diktiğimiz bağ çubuklarına umut bağladık...
Bizim bağın üzümü, üstelik kendi kendisini yetiştirip, olgunlaşmış. Köklerinden kopmamış. Bu topraklara kök salıp, kalmış. 'Artık üretemiyorum, ne oldu bu şehre!' diye soruyor. Bu şehrin havasından, suyundan, doğasından, insanından, acısından, tatlısından beslenerek üretip, olgunluğa ermişti. Olgunlaştıkça daha çok bağlandığı bu şehirde kısır bir döngü içerisinde buldu kendisini. Sıkıldı. Sıkıştırıldı dar bir alana, çırpınıyor...
Aynalı Kahvede oturup, iki bardak çay içip, dalarken sohbete. Yan masada oturmuş, kuru ekmeğe çayı katık yapanlara kulak kabartıyordu. Yüreğinin dip köşesinde hissediyordu sızıyı da sevinci de. Çıkıp, meydan yerinden Tol Çarşıya salıverirken bedenini, bakırcıların, demircilerin, tenekecilerin, kalaycıların tutturduğu ritme uyup, bir ıslıkla besteliyordu yeni türkülerini. Kıpır kıpır yüreğinin sesini dinleyip, yaslıyordu Aslı ile Kerem'in hikayesinin yaşandığı Beş Çamlara sırtını. Çığırıyordu, avazı çıktığı kadar. Türkü oluyordu her bir çığlık...
Ne değişti?
Belki farkında değilsiniz...
Çok şey değişti, bu şehirde.
Aynalı Kahvede, kuru simide katıl olmuyor bir bardak çay. Tol Çarşı da garip kaldı, sahipsiz. Çamlığın başından duman eksildi. İnsanlar selamsız. Kin ve nefret tohumları ekildi sanki, yüreklerine. Bir kaşık suda boğulan insanlar olduk. Birbirimizin boğazına sarılıp, öldüresiye sıkar hale geldik. Sıkıştık, sıkıştırıldık, kaldık bir köşede...