Aradan geçen 12 yıl içerisinde görmediği ülke, çekmediği çile kalmayan bu yiğit askerlerimiz İstanbul’dan alınarak Ankara’ya nakledildi. Çünkü savaş henüz bitmemişti. Esir kamplarında gâvur ellerinde ölmektense cephede düşman kurşunuyla şehit düşmeye çoktan razıydılar. Birçoğu hiç değilse bir mezar taşımız olacaktır diyordu.
Önce Sakarya Meydan Muharebesi, peşinden Birinci ve İkinci İnönü savaşları başarıyla kazanılmış, ordunun morali yerine gelmişti. Bu savaşlardan birinde kafasına isabet eden düşman mermisi sadece bir nişan bırakmıştı. Yarasına hiç aldırmadan savaşmaya devam etti
Sıra düşmanın yurt topraklarından tamamen kazınmasına gelmiş, Büyük Taarruz başlamıştı. Düşman cephesinde bir çadır İsmet Paşa’nın dikkatini çekmiş, derhal “bana topu hazırlayın” emrini vermişti. Topçu çavuşu Yozgatlı Hasan Yener (Yassı Hasan) köylüsü Mustafa’yla birlikte topu hazırlamıştı. Fakat mermi namluya bir türlü girmiyordu. İsmet Paşaya durum arz edildi. Onun “eğeleyin ve derhal hazır hale getirin” emri üzerine top hazır hale getirilmişti. Çadıra nişan alan İsmet Paşa, “ eğer yanılmıyorsam bu Yunan komutanı Papulas’ın çadırı, inşallah o da içeridedir” diyerek topu ateşledi. Tam isabet vurmuş, hedef imha edilmişti fakat Papulas’ın orada olmadığı sonradan anlaşılmıştı.
Büyük Taarruzun başlamasıyla ülke topraklarından son düşman askeri de def edilmiş, kendisinin bile kaç yıldır asker olduğunu unutan Dikkaş oğlu Mustafa İzmir’de terhis olmuş dönüş yolculuğu için 20 gün sonra gelecek treni bile beklemeksizin kafileler halinde yaya olarak gece gündüz memleketlerine yol alıyorlardı.
Ankara’ya yirmi günde gelmişler, Kızılırmak kenarında hem dinlenip hem de üst baş yıkıyorlar, memleketlerine temiz kıyafetleriyle dönmek istiyorlardı. Çamaşır yıkarken bir yandan da birbirileriyle tanışıyor, şakalaşıyorlardı. Yanında çamaşır yıkayan daha sakalı bile çıkmamış gence nereli olduğunu sordu. Genç, “Yozgatlıyım” deyince neresindensin diye sordu. Sorgun’un Sorgun köyündenim diye cevapladı. Ben de Sorgunun Sorgun köyündenim, sen kimlerdensin diye sordu. Dikkaş’ın oğluyum dedi. Hemen ayağa kalktı, “sen ne diyorsun “ben de Dikkaş’ın oğluyum” dedi..
Askere alınırken bacaklarına sarılıp ağlayan küçük kardeşi Ali büyümüş cephe arkadaşı olmuştu. “Ali kardeşim, sen misin” diye emin olmak istedi. Ali aradan geçen onca yıl ağabeyinin hasretle yolunu gözlemiş ama şimdi karşısında duruyordu. Bu konuşmaya şahit olan arkadaşları da şaşırmışlardı. Öyle bir sarıldılar ki birbirilerine ne İngiliz, ne Arap, ne de Yunan ayırabilmişti onları.
Yılların verdiği tüm acı silinmiş, yorgunluklarından eser kalmamıştı. Yürünecek daha çok yol vardı. Zevkle neşeyle döndüler. Babaları Dikkaş, evlatlarının muhteşem dönüşünü görmeden Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu ama Anneleri Ayşe Hanım hayattaydı.
Yeni bir hayata başlamak için kaybedilecek bir günleri bile olmayan iki kardeş çok çalışmak zorunda olduklarının farkındaydı. Köydeki arazi iki evi geçindiremeyecek kadar az olduğundan ağabeyine “sen köyde kal bu yaşta bir de gurbet kahrı çekme” diyerek kendisi Ankara Keçiören’nin bir köyüne sığır çobanı durdu. Mustafa bey de köyde çiftçilikle uğraştı. zaman zaman o da mevsimlik işlerde çalışmak üzere Ankara’ya gider çoluk çocuğunun geçimini alın teriyle temin ederdi..
Zamanla oğlu Hasan büyümüş babaları da çalışamaz duruma gelmişti. Büyük oğlunun askere alınması sonunda babasıyla aynı kaderi paylaşıyordu. Geçim sıkıntısına düşen bu kahraman gaziye köylüleri maaş bağlatmak için Sorgun askerlik şubesine müracaatta bulundular. Gerekli araştırmayı yapan memur, karşısında duran gazinin gözünün içine baka baka “bu kişi gazi değil, savaşlardan birinde şehit olmuş, bu yüzden de maaş bağlanamaz” cevabını verdi.
Gazi işte orada yıkıldı. Adı şehitler listesine yazılmış kendi ise cephe cephe dolaşmış, Osmanlı askeri olarak başladığı vatani görevini Kurtuluş Savaşı’nda tamamlamış, Çoluk çocuğa karışmış, bir oğlu da askere alınmıştı ama adı şehit listesinde yazılıydı.
Uyanık bir avukatın, “ben senin yaşadığını ispatlar maaşını bağlatırım fakat alacağın maaşın yarısını da ben alırım” demesine çok içerledi. Onurlu gazi, “bırak adım şehit listesinde kalsın, para da sen yiyeceğine devletimize kalsın” diyerek köyüne döndü.
Avukatın sözlerine içerleyen kahraman gazi hastalanarak komşusu Feyzullah Bektaş tarafından Yozgat Devlet hastanesine kaldırıldı. Birkaç gün sonra orada vefat etti.
Büyük oğlu askerde, küçüğü Murat ise sekiz yaşında olduğundan cenazesini almaya kimseler gelmedi. Defin işlerini de Yozgat Devlet Hastanesi yaptı. Hastane Morgunda çalışan gassal cenazeyi yıkamak için çıkardığında çok şaşırdı. Uzun yıllar bu görevi yapan imam, ilk kez böyle nurlu bir cenazeyle karşılaştığından bu mevtanın kim olduğunu öğrenmek için yakınlarını araştırdı. Aynı hastanede çalışan Diş Doktoru Gani Bey’in köylüsü olduğunu duyunca Gani Acer ile konuştu. Bu olaya o da şahit olmuştu. Daha sonra Doktor Gani Bey bu konuyu babasına sorduğunda “uzun yıllar askerlik yapmış birisi, sanırım o nuru bu sebeptendir” diyordu..
Adı şehit listesine yazılmış ama kendi cephe cephe savaşmış, gayet normal diye yorumladı.
Ne gariptir ki 14 yıl askerlik yapmış bu Kahraman Türk evladının mezarı dahi bilinmiyor.
Esaretten dönerken hiç değilse mezarımıza bir taş dikerler umuduyla yaşayan bu ecdadımıza hepimizin minnet borcu var..Bu hikâyeyi okuyan herkesin Mustafa dedemize bir Fatiha okuyacağını ümit ediyorum.
Kaynak: Oğlu Murat Bayındır, Torunu Selvinaz Bayındır
Çiğdemli Kasabası’ndan Gülkız İçme
Ali Durak Ekinci, Salman Türkoğlu, Dr. Gani Acer.
Bana yol arkadaşlığı eden sevgili kardeşim Mehmet Demire Teşekkür ederim.