Muhtemelen yazımın başlığını okuyan çoğu kişinin aklına 2000’li yılların başlarında beyazperdede fırtına gibi esen ve çok sayıda ödül alan “Akıl Oyunları” (A Beautiful Mind) adlı film gelmiştir.
Filmi izleyenler belki bir bağlantı kurabilirler ama konumuzun bu filmle bir alakası yok…
Son yıllarda iyiden iyiye mesele halene gelen, daha doğrusu getirilen “Kürt meselesi” ve sonrasında başlayan “çözüm süreci”, “akil adamlar” söylemleri ile farklı bir hal aldı…
Öncelikle “akil”in Türkçede sıfat olarak “akıllı” anlamında kullanıldığını belirtmeliyim.
Bu kavramı daha da açacak olursak; gerek tecrübesi, gerek bilgisi, gerek de yaşı itibariyle belirli bir alanda sözü dinlenen, otorite durumunda olan, sayılıp, sevilen, “uzman” ya da “duayen” kavramlarını içinde barındıran kişilere akil insanlar diyoruz.
Demiş ya Yunus Emre: “Ne akilem ne divane / Gel gör beni aşk n'eyledi” diye… İşte “akil” böyle bir şey…
Peki, akil insanlar meselesinin kaynağını biliyor musunuz?
CHP, 1 Haziran 2012 tarihinde TBMM Başkanı Cemil Çiçek’e, Kürt Meselesinin çözümü için TBMM bünyesinde ‘Toplumsal Mutabakat Komisyonu’ ve TBMM dışında ‘Akil Adamlar Grubu oluşturulması önerisi” başlıklı bir dilekçe sunmuştu.
Bundan bir süre sonra, terörist başı Öcalan, 27 Temmuz 2012 tarihinde görüşe gelen avukatlarına: “Hemen bir akil adamlar komisyonu kurulmalıdır.
Bu akil adamların kimlerden oluşacağı çok önemli” demesiyle “akil adamlar” dillenmeye başladı.
Madem ilk önce bu öneriyi CHP yapmış, o zaman CHP’liler bugün bu oluşumu neden bu kadar eleştiriyorlar diye düşüneceksiniz.
CHP, akil insanların bizzat hükümet ve Başbakan tarafından seçildiğini ve bu oluşumun bir sivil inisiyatif olmadığını savunuyorlar. Her fırsatta bunu dile getiriyorlar…
Bu “akil” olayın yakın tarihimizde de örnekler var.
Mondros Mütarekesi sonrası, Osmanlı Devleti topraklarını parçalamak isteyen emperyalist devletler, azınlıkları kışkırtarak Ermeni ve Kürtlere ABD Başkanı “Wilson İlkeleri”ne dayanarak bağımsızlık vermek istediler.
Bunun üzerine ayaklanan Türk Milletini yatıştırıp, bölünmeye razı etmek üzere görevlendirilen ve adına “Heyet-i Nasiha” denen heyetler kuruldu.
Tarih kitaplarından araştırırsanız diğer adıyla “nasihat heyetinin”, 100 yıl önce emperyalistlerin Damat Ferit'e nasıl uygulattıklarını anlarsınız.
Burada tarih dersi verecek değilim elbette.
Bugün yapılmaya çalışan şeyin yanlış olduğunu da söylemiyorum.
Sadece uygulama şeklini doğru bulmuyorum.
Çünkü…
1963 Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşması imzalamasıyla başlayan Avrupa Birliği (AB) üyeliği süreci bugün halen devam etmektedir.
AB, ağzınızla kuş da tutsanız sizi almayacağız dese bile, biz 1987 yılında tam üyeliğe başvurmuşuz, 1999 yılında AB tarafından aday olarak kabul edilmişiz ve 2005 yılında da tam üyelik müzakerelerine başlamışız!..
Şaka gibi, ama gerçek bu işte!..
Çok değil kısa bir süre önce, bir BDP milletvekili, “Bugünden sonrası da artık Kürt baharıdır. 4 parça Kürdistanda tüm dünyada Kürtlerin adı özgürlükle anılacak” demedi mi?
BDP’lilerin bu yönde çok sayıda açıklamaları var. Hiç çekinmeden, her ortamda görüşlerini dile getiriyorlar…
Sizce bu tür söylemlerde bulunan bir siyasi oluşumun “akil insanlar”a etkisi veya tepkisi nasıl olacak?
Bu sürecin sonunda ne çıkacak, hiç düşündünüz mü?
İşte ben AB örneğini bu nedenle verdim. Çünkü bu sürecin sonunu göremiyorum. Bence bu çözüm süreci hem hükümeti yıpratacak, hem de uzun yıllar Türkiye’nin gündemini meşgul edecek.
Aynı Avrupa Birliği süreci gibi…