Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Milli Mücadele tarihimizin mümtaz şahsiyetlerinden biri olan Mehmet Akif, yazdığı o muhteşem eseriyle bir milletin bağımsızlığını dünyaya haykırmış, hayatını da milli ve manevi değerlerle idame ettirmiştir. Akif, İstiklal Harbimizin en önemli şahsiyetlerinden birisidir. Her sayfası şeref levhasıyla dolu olan ordumuz şanlı destanını yazan da Akif olmuştur.
Yılmam ölümden, yaradan, askerim,
Orduma gazi dedi Peygamberim.
Bir dileğim var, ölürüm isterim,
Yurduma tek düşman ayak basmasın.
Akif, sağlam imanı, itidatlı ve aklıselimi ile Milli Mücadele döneminde mümkün olan en meşru, makul ve doğru olan kararı vermiş, halkın milli mücadeleye katılımı için çalışmıştır. Bu büyük fedakârlığı ve kahramanca tavrına karşılık, onu tanıyan ve bilenler kendisine; “İstiklal Savaşımızın manevi önderi” sıfatını layık görmüşlerdir.
Mehmet Akif idealleri ve büyük düşüncesiyle bütün Müslümanların temsilcisi olan Türkiye Cumhuriyeti’ni, İslam Âlemi’nin, hatta bütün Ortadoğu halkının, Türk Dünyası’nın manevi önderi olarak kabul ediyor, esaretten kurtuluşun çözüm anahtarı olarak değerlendiriyordu.
Şüheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar
O, rükû olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Mehmet Akif’in hayatı, dini, milli ve vatani sıkıntılara üzülmesinin yanı sıra, maddi olarak da büyük sıkıntılar içinde geçmiştir.
Henüz 15 yaşında iken çok sevdiği babasının vefatı, arkasından iki kez evlerinin yanması, az bir gelirle yoksul kalmaları büyük sıkıntılar yaşatmıştır.
Bir fikir ve ideal adamı olan Akif, paraya önem vermemiş, yüce bir milletin kurtuluşu ve hürriyeti için mücadele etmiş, dizeleriyle bu haykırışı dile getirmiştir.
Balkan’ın üstünde sızan her pınar
Bir yaradır, durmaz içinden kanar!
Hangi taşın kalbini deşsen: mezar!
Gör ne mübarek yer... Uğurlar ola.
Sıkıntıların adamı Akif’e ödül kabul ettirmek de mümkün olmamıştı. İstiklal Marşı’nın yazılması için konan ödülü kabul etmemiş, bu bedelin hayır kurumlarına bağışlanmasını istemiştir.
Mehmet Akif, Kahire’deki on yıllık ikameti sırasında eşinin hiç geçmeyen nefes darlığına ve asabi bir hastalığa tutulmuş olmasına, çocuklarının da başıboş kalmasına sebep olmuş, maddi imkânsızlıklar nedeniyle çok sıkıntılı günler geçirmiştir.
Milletvekili seçilmiş olmasına rağmen, hak ettiği emekli maaşını ölümünden üç ay önce dostlarının gayretiyle bağlanabilmiştir.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Akif, uzun bir hicretten sonra memleketine dönmüştü. Çok sevdiği vatanının hicran ve hasreti onu yakmış, kavurmuştur. Ciğerleri şişmiş, vücudu bir yığın kemik haline gelmiştir. Beyoğlu’nda Mısır Apartmanı’nın loş ve sakin bir odasında son günlerini yaşamaktadır. Sevdiği bazı arkadaşları onu ziyarete gelmişlerdir. Söz İstiklal Marşı’nın yazılışına gelince
İstiklal Marşı denilince üstadın gözleri büyümüş ve parlamıştır. Hasta bakıcının yardımı ile hasta yatağından doğrulup;
“O İstiklal Marşı… O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir faciayı yaşayan, bunalan ruhların ıstıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan bir marştır” diyordu.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal!
En yakın dostlarından Eşref Edip bir gün Akif’e sorar, “Üstad, İstiklal Marşı’nı niye Safahat’a koymadınız?” aldığı cevap şudur,
“O benim değil milletin eseridir. Onu millete hediye ettim.O artık milletimindir.” Ölüm yıldönümlerinde yâd ettiğimiz büyük üstadı, rahmetle, minnetle anıyor, kabri nur, mekânı cennet olsun diyorum.