SON günlerde gündemimizin ilk sırasına yerleşti, yapılan zamlar. Zamsız bir gün düşünülemez hale gelince, neye ne zaman zam yapıldı, ihtiyaç duymadığımız süre içerisinde bilme şansımız da kalmadı. Yaklaşık 3 aydır yanına varamadığımız patatesin, soğanın kilosunun 20 liraya kadar çıktığını sosyal medya hesaplarımızdan okuyup, pazarda 2 liraya indiğini görünce gözyaşlarımızın sel olup aktığını hissediyoruz. Sevinçten mi? Yoksa soğanın acısından mı? Orası meçhul...
Zamları da sosyal medya hesaplarımızdan takip ediyoruz. Birbirimizle 'matrak' geçiyoruz. Manava, markete, pazara gidip, alışveriş yaparken 'Çok pahalı, ne zaman zam geldi!' demekten kendimizi alamıyoruz. Şaşkınlığımız, bireyselliğimizi ön plana çıkartığının farkına halen varamıyoruz. Bu alışkanlığımız bilindiğindendir, herkesin ihtiyaç duyduğu, günlük tükettiği maddelere zamlar gece bizler mışıl mışıl uyurken, ama kademeli olarak yapılıyor. Onun farkına, kendi ücretlerimize verilen zammın ertesinde varıyoruz. Diğer günü geldiğinde ihtiyaç duyulan maddelere ise bir defasında zamlar yüzde 15-'in altında olmamak üzere yapılıyor. Bunu da üç-beş kişi dışında kimse farketmeden, hep birlikte ihtiyaç duyuncaya kadar sindiriyoruz...
Sosyal medya hesaplarına düşen bir sokak röpartajı var. Zamlarla ilgili. 'Zamlardan memnunmusunuz?' şeklindeki soruya 'kim memnun ki?' şeklinde verilen yanıtlar, tebessüm ettiriyor. Yani soruya yanıt veren 'herkes memnunsa ben neden memnun olmayayım!' karşılığını veriyor, farkında olmaksızın. Bilinç altı bir durum. Bilnçaltımıza yerleştirdiğimiz bu zam olgusu ile yaşıyoruz. Zam olmadığında kendimizi rahatsız hissediyoruz. O kadar yani...