(Baba-Oğul Manzumesi)
Şair-Yazar (Ekrem Gürer’in Kaleminden)
Kafa Osman’ın oğlu, Elif’den olma, 
Hüseyin’le Seyfullah kardeşler olma, 
Yirmisinde İstanbul’a gel de yol olma, 
Öğüt verir Osman:Sakın mağrur olma! 
Nohutlu’da bir düş görür Yusuf zâde, 
Kesin kez hayra yorar, Osman bey zâde, 
Kendince tutsak olur, sonra azâde, 
Bir deniz, bir sarayda olur, han zâde. 
Duygulanır Yusuf Çavuş, başlar anlatmaya, 
Padişah Abdülaziz’i koyar ilk sıraya, 
Birer birer girmişler, ne hainler saraya, 
Çok geçmez ki Yusuf İzzettin girer, araya. 
Hem yutkunur, kekeler; öyle bir anlatır ki,
Yeniden başlar her şey, yeniden yaşar sanki,
Unutur bazen sırayı, karışır sonrası ilki, 
Sanırsın onu dinliyor gökteki, yerdeki.
Güvendiği subaydı Hüseyin Avni Paşa, 
En başta oydu su katan, pişmiş aşa, 
Hainlikler içerden, yakından geldi başa, 
Hüseyin Avni Paşa, şeytana olmuş maşa.
Serasker Hüseyin Avni, rütbesi alındı, 
Memleketi İsparta’ya da sürgün kılındı, 
Bir af ile fırsat buldu, hizmete alındı, 
Maalesef içindeki nefret çok kalındı.
Sarayda küçük bir odaya kapatılmıştı, 
Birden üç pehlivan, üzerine salınmıştı, 
Abdülaziz Sultan aniden öldürülmüştü. 
Yeğeni Abdülhamit, tahta geçirilmişti.
Mabeyinci Fahri Bey, baş sorumlu saraydan, 
Fırlamıştı bütün oklar sanki bir bir yaydan, 
Nöbetçi, bekçi, bahçevanı hepsi alaydan, 
Deryaları geçti Sultan, geçemedi çaydan. 
Feriye Sarayında göz altındaydı Sultan, 
Sultanın kuyusunu kazıyorlardı alttan, 
Yusuf Sûresindeydi, Kur’an okurdu çoktan, 
Halife Osman(ra) gibi ona da geldi Hakk’tan.
Çok ağladılar, Yıldız ile Dürr-ı Nev Sultan, 
Küçük-büyük şaşırdı, üzüldü Âli Osman, 
Kendisi dahi pehlivandı, Abdülaziz Han, 
Ancak yetti güçleri, üç bahçevan pehlivan... 
On beş yıl hükümdardı, acımadan kıydılar, 
Bilekleri kesip, ‘intihar’ adı koydular. 
Yanındaki zabitler de, iblis’e uydular, 
‘Canına kıydı padişah’ diye de yaydılar.
Hem kocaman hükümdar hem İslâma Halife, 
Hiç inanmadı halk, dediler: Bu bir hurafe!.. 
Bu vakayı Abdülhamit, almadı hafife, 
Bir bir çıktı hepsi; ne tuzaklar, ne desise...
Daha küçük yaşlarda sakladı İzzettin’i 
Hem korumak, sürdürmek istiyordu ceddini,
Veliaht iken dahi hiç aşmadı haddini, 
Şeytan da düşünmedi böyle ölüm vaktini.
Unutmadı, unutmaz hiç kimse, tarih asla, 
Zaten inanmadı kimse, izahı yok usla,
‘Sinir bozulmuşta... sakalı için makasla...’ 
Kanı akar mıydı Kur’ana, aklı yok olsa!..
Abdülaziz de hafızdı, hep Kur’an okurdu,
Kandillerde kırkıncı hafız dahi olurdu, 
İlmi, ahlâkı İzzettin’de aynen oturdu, 
Ve hâlâ Osmanlı’nın gücünü koruyordu. 
Saat dokuz otuzdu, güneş mızrak boyunda, 
Hüseyin Avni Paşa kalleşçe bir oyunda, 
Böyle bir alçaklık yok Osmanlı soyunda,
Bu derince vahşet, ancak iblis huyunda...
Rüyasında görmüştü: çok kanlar içindeydi, 
Anne Pertevniyal Sultan nahoş biçimdeydi, 
Güya korunmak için bir kayık içindeydi, 
Sonra Hüseyin Avni, parçalanmış haldeydi.
Çerkezdi, Pertevniyal Valide Sultan Hanım, 
Diz çöküp elin açtı:_Ey Hakk, neydi günahım?
Duyup geldi Çerkez Hasan:_Bacım Sultanım;
Bu yapılana çetin olacak benim intikamım.
Hasan da bir zabitti ve dahi gözü pekti. 
Hepsini topluca buldu, silahını çekti, İlk, 
Hüseyin Avni’nin göğsüne kurşun ekti, 
Ölmediğini görünce hançeri de çekti. 
Abdülaziz Sultanın rüyası gerçek oldu,
Abdülhamit’in çabasıyla adalet buldu, 
Devamı yarın