Sürmeli festivali yaklaşıyor. Gönül isterdi ki konuyu daha fazla uzatmayalım. Ancak dostlarımın bir şeyi gözden kaçırmamasını rica ediyorum. Hayali değil, belgelere-bilgilere ve yazılara bağlı olarak yoluma devam ediyorum. Gözü kapalı değil, bilinçle bu işe başladım. Beni rahatsız eden konu, okurlarımızı da rahatsız etmiştir. Bu bir zaruri açıklamadır…

Yozgat’ta kırmak istemediğim değerli dostlardan birisi de Sayın Ertuğrul Kapusuzoğlu’dur. Çalışmalarını, gayretlerini biliyorum. Ama hani ne derler: “Sinek pis değil, mide bulandırır”. Aslında pistir ve de mide bulandırır, hem de tiksindirir.

Sevgili dost birileri çıkıp “Sürmeli Ermeniydi, bu hikayede gerçektir!” derse bunu kitap haline getirip yayınlarsa, siz ne dersiniz? Ermeni teşkilatları çıkıp Yozgat Sürmelisi bize aittir, bunun tescilini yapmak isteriz. Bakın işte, Sayın “Süleyman Sökmen”in kitabında açıkça belli, Sayın Ertuğrul Kapusuzoğlu romanını bile yazdı, Sayın Salim Taşçı şiirinde Ermeni motiflerine yer verdi bunlar yalan mı? Derse ne cevap vereceğiz? Bunları belge gibi biz önlerine sunmuyor muyuz?

Aldığım terbiye ve yapım gereği, insanları suçlamak edebime aykırı düşer. Benim ricam şunu ya kabullenelim, yada bunun telaffuzunu yapmayalım. Dizi dizi yazacaksınız, sonrada buna “Ermeniler” sahiplenemez diyeceksiniz! Bu hangi mantık anlayışımıza sığıyor? Sayın Süleyman Sökmen, Yozgat folkloruna hizmet etmeye çalışan bir dostumuz. Geriye doğru bakın kendisine övgü yazılarım doludur.

Ertuğrul Kapusuzoğlu hocama gelince Yozgat’ta hiç kırmak istemediğim dostlarımdan birisidir. Emek ve çabalarını da biliyorum. Kendisini belki eni iyi anlayanlardan birisi de benim. Amacım asla polemik konusu yapmak değildir. Bu konuda gerçekleri açıklamaları beni son derece memnun eder. Dünkü yazısındaki muhataplarda bellidir.

Sevgili dostlar, yazılı belgeler konuşuyor, hayali düşünceler değil, ham fikirler değil. Bu konularda bizde azıcık mürekkep yaladık canım!..
Bakın sevgili hemşerimiz Bayram Bilge Tokel’in şu anısına bir kulak verelim:
“Bir hafta sonra arkadaşımla birlikte New York’a gezmeye gitmiştik. Alışveriş için girdiğimiz sıradan bir markette beni hem şaşırtan, hem düşündüren ve hem de oldukça duygulandıran bir olay yaşadım. Türk olduğumu anlayacak kadar zeki olan altmış yaşlarındaki market sahibi bir ara gülerek yanıma yaklaştı ve elini uzatarak “Hoş geldiniz” dedi.

“Türkçe bilen biriyle karşılaşmaktan duyduğum sevinçle ne söyleyeceğimi düşünürken devam etti ‘Nirelisin, hemşerim?” Yozgatlıyım dedim. Bende Sıvazlıyım, eh hemşeri sayılırız. Dostça muhabbete koyulduk. Bir ara benden Aşık Veysel’i sordu. Çok oldu öleli dedim. Tavrından aynı zamanda alevi olduğunu tahmin etmiştim, yine de sordum “Biz Amerikaya göçeli kırk elli yıl oldu, hemşerim Türk değilim, Ermeniyim ben” dedi.

Şaşırmıştım doğrusu ne diyeceğimi bilemedim. Amerika da yaşayan bir Ermeni, ne Sivas ağzı konuşmayı unutmuş, ne türküleri, ne de koca Veysel’i… Benim Amerika’da bulunma sebebini öğrenince, türküler, Aşık Veysel ve Ermenilik üzerine uzunca sohbet ettik.
Diyordu ki: “Bizimde eynen sizin gibi aşıklarınız gibi aşuğlarımız vardı, köyde birkatç tane, iyi hatırlıyorum. Hep sizin aşıklarınızdan, Veysel’den filan türküler, deyişler okurlardı, türküleri çok severdik…”
Benim telaşım şu, kendi türkülerimizi birilerine “ikram” etme çabasındayız. Buna son derece kızıyorum. Pınarlardan akan memba suyu gibi tertemiz türkülerimizi, kana kana içmek dururken üzerine pislik atıp bulandırmak isteyenleredir cevabım.