E, Cumartesimiz özel demiştik ya,
İnanın keyfim olmasa da Cumartesiye özel bakma gibi bir ruh yapısına sahibim.
Sanırım bu da Allah’ın verdiği hediyelerden bir tanesi.
Cumartesilere farklı bakmak hayatı, yarını değiştirmiyor belki ama haftada bir günde olsa isteyerek farklı bakmak, pozitif olmak güzel.
Bu sabah işe geliyor olmak dahi yormuyor!
İşi insanın yormaz ama tatil günü çalışmak duygusunu yaşamadım hiç!
Alışkanlıktan belki de kim bilir.
Soğuk ve yağışlı günlere çok az bir zaman kaldı. Bir yaz mevsimi daha gözümüzü kapatıp açıncaya kadar çekip gitti.
Sanki mevsim Yozgat’ı kışa hazırlıyor; gündüzleri çok sıcak akşam kış soğuğu.
Durulmuyor evlerde.
Bazen insan titreyerek uyanıyor sabaha!
Bu kış sert mi geçecek ne?
Kışı da güzel yazı da insanın gönlünden geçenler güzelliklerle tecelli etsin yeter ki.
Bu gün iki farklı konuyu paylaşmak istedim sizlerle.
Çok güzel duygular yansıtıyor, benim hoşuma gitti, biraz beni biraz da Yozgat’ı buldum içinde.
İsterseniz birlikte okuyalım.
* * *
Ben bir kış çocuğuyum.Sıcaklığını bilemediğim ama soğuk olduğunu tahmin ettiğim bir kasım sabahında doğmuşum. Doğduğum mevsime vefa ile sevmişim soğuktan günleri.
İçimi ısıtıyor soğuk. İçimi titreterek ısıtıyor.
Ben sonbahar sonrası doğmuşum.
Yapraklarını o bahara döken ağaçları seviyorum. Güz. Beni hayata karşı motive ediyor. Yüzüme serin rüzgar çarparken içimden dağlara kucak açmak geliyor.
Ben bir kış çocuğuyum.
Toprağını kar ile kapatmış şehri seviyorum. Üşümek ve sıkı sıkıya giyinmek istiyorum. Üşümek ve bir kış gecesinde sıcaktan bir ev odasına girmek istiyorum. Kar taneleri inerken ağır ağır pencereme…
İçimi soğuk ile ısıtmak istiyorum.
Farklı duygularla uyanıyorsun. Gün henüz ağarmış. Ufaktan bir zorlamayla kalkıyorsun yataktan. Bir an karar verip “iki dakika sonra kalkarım” desen saatlerce kalırsın o yatakta. Bir saat içinde, son bir aydır yapmadığın kahvaltıyı yapacağını anlayınca biraz daha uyanıveriyorsun. Ve nihayet uykuyla savaşın, suyla buluşmanla son buluyor.
Şimdi sokaktasın.
Dedim, gün henüz ağarmış. Fakat bu vakit için başka günlerde göremeyeceğin bir hareket var sokaklarda. Adımlar hızlı hızlı ve değişik yönlerden tek bir noktaya yöneliyor. Hep bir son dakikaya kalma telaşı ve bir de sabahın bu soğuğunda bayramın namazını dışarıda kılmama yarışı…
Uykuyla olan savaşı kazanmış “bir” yüzlerce var camide. Ve biliyorsun ki bu yüzlercenin aynısı “bir” binlerce, “bir” milyonlarca var dünyanın herhangi “bir” aynı noktasında.
Sana en yakın mesafedeki milyonlarcanın yaklaşık aynı saatlerde, aynı şeyleri düşünüp, aynı işi yapıyor olması farklı düşüncelere sevkediyor insanı.
Unutulmuştur belki diyerek, yapılması gerekenleri anlatıyor hocanız. Unutmasan da dinliyorsun ve aynen uyguluyorsun. Sonra tüm tekbirleriyle bayramın hutbesi.
Bir fatihayla son buluyor buluşma ve serbest kalıyor bizim tarafın yüzlercesi. İlk bayramlaşmalar başlıyor. Uzun zamandır görmediklerini o an farkediyorsun. Kutlanmış bayramları, nerelerde olduğunuzun izahı takip ediyor. Bir de her an gördüklerin var tabi ki. Onlar bile bir başkalaşıyor bayramın bu ilk anında.
Eve doğru yöneliyorsun artık. Bir ara oruç olmadığın aklına geliyor. Özgürlüğün güzel tarafını düşünüyorsun. Evde seni bekleyen kahvaltı da cabası.
Mahallenin gazetecisi bayramlaştığın ilk esnaf oluyor. Yıllardır değişmiyor bu alışkanlık. Güne özel, iki veya üç gazeteyle evde oluyorsun. Güneş pencerenin dışarısındayken bir şeyler yiyor olmanın garipliğini, ikinci çaya varmadan atıyorsun üzerinden.
Vakit hala erken. Yine de her an birisi gelebilir düşüncesiyle temkinli bir bekleyişe dalıyorsun. İçinde bulunduğun evin, tarihin en erken misafirlerini ağırlayacağını biliyorsun.
Tahminlerin mahcup etmiyor seni. Kapı çalınıyor; okuduğun gazeteyi düzenli bir şekilde katlayıp, görüntü estetiğini bozmayacak bir yere kaldırıyorsun.
Kapıyı açıyorsun ve günün ilk misafirlerine “buyrun” diyorsun.
Kimi zaman ise içeriye almayacağın ve belki de ömründe ilk kez gördüğün küçük bakışlarla bayramlaşıyorsun. Onların beklentisi sadece bir şeker. Ve hatırlıyorsun ki onlar, senin zaman zaman “nerede o eski bayramlar” dediğin eskilerde yaşıyor o anı.
Sen de çıkıyorsun evden. Sen de “buyrun” denilenlerden oluyorsun. Sen de tatlı ikramlarıyla muhabbet edip “allahaısmarladık”la ayrılıyorsun.
Yaşamın her noktasında bir rolün var bu bayramda.
Çocukken zile basıp buyrul edilmeden aldığın bir şeker…
Yetişkinken evine misafir ettiğin başkaları ve misafiri olduğun daha başkaları… Yaşlandığında öptürdüğün eller.
Ve sonrası, bu hayatın sonrası…
O zaman bile yine bayramda yer ediniyorsun. Hem de belki de hiç görmediğin kadar ziyaretçi fazlasıyla.
Bilmem ki; belki ziyaret de ediyorsun.
İnsanı tanıyabilmek
Hayırlı evladı evlendiğinde,
Dostu da alışverişte gör demiş atalar.
Atalar ne dediği boş çıktı ki bu boş çıksın.
Hakikaten de öyle değil mi dostlar.
Hatta dostla ilgili Yozgat dışına çık da gör derler.
Siz buna ortak ticareti de ekleyebilirsiniz!
Artık getirisi olmayan dostluklar kurulmuyor hayatımızda. Getirisi hesaplanıyor ona göre veriliyor selam.
Bir damla faydası yoksa çoğu zaman Allah’ın selamı esirgeniyor yüzlerden.
Kaçamak bakışlar ve dahası gelmiyor!
İnsanı tanıyabilmek, tahlil edebilmek için laboratuara gerek yok.
Elekten eleğe elemeye hiç gerek yok!
Geçen zaman insana insanı tanıtıyor.
Yaşananlar yaşayacaklarının yanında kimi zaman hiçbir şey, kimi zamansa peynirli ekmek.
Hayat baş aktörü insan olan bir dünyada sürprizler çıkarıveriyor ortaya.
Adamlık işte bu yüzden kimi zaman beş para etmez.
Öğrenmesi acı ama gerçek.