Yemin, eski Türkçe bir sözcük olup “taahhüt/yüklenmek” anlamına gelir ve yeni Türkçede karşıtı olan “And içmek” deyimi ile birlikte kullanılmaktadır. Yemin; Fransızca karşılığı “Serment, Obligation”, İngilizce karşılığı “Oath, Obligation, Vow”, Almanca karşılığı “Eid, Verpflictung” dur.
    Değişik dillerde yeminin karşılığı olan bu sözcüklerin her birisi, “Bir taahhüt, bir şey adına yapılan ve bozulması mümkün olmayan vaad” anlamına geldiği anlaşılmaktadır. Öte yandan değişik Ansiklopedilere göre yemin:
    -And içmek,
    -Bir olayın doğru, bir vaadin içten olduğunu belirtmek için verilen kesin güvence,
    -Tanrıyı veya kutsal sayılan bir Varlığı tanık tutarak verilen söz,
    -Bir hususu ya da belirli bir davranışı Allah adıyla vaad ve taahhüt etmek,
    - Bir şeyi yerine getirmek ya da belirli bir şekilde davranmak üzere söz veriş, şeklinde açıklanmaktadır. Buna göre yemin, ilahi bir gücün huzurunda, tarafları birbirine görünmez bağlarla bağlayan bir antlaşma, bir söz veriş, tutulması öngörülen sözlü teyid şeklinde algılanması gerekmektedir. Eskiden beri, her yeminin üç bölümden meydana geldiği bilinmektedir:
    -İlk bölümde, yakarma yolu ile kutsal olarak bilinen bir Varlığa atıfta bulunmak,
    - İkinci bölümde, yeminin içeriğini oluşturan söz verme yükümlülüklerini sıralamak,
    - Son bölümde, yeminini bozan kimselere verilecek ceza şartlarını açıklamak ve yeminlerini bozanların lanetleneceklerini hatırlatmak, şeklinde hazırlanmıştır. Buna göre yemin, Yüce bir Varlık adına, insanların şeref, haysiyet ve namusları ile kişilikleri gibi yüceliği çok eskiden beri tüm insanlık tarafından kabul edilmiş kavramlar üzerine verilen söz ve güvenceyi kapsar. İnsanlık tarihi boyunca değişik uygarlıklara mensup olan insanların, bilinçsizce verdikleri sözlere uymaları ve verilen sözleri sürekli bilinçaltında insanlara anımsatmak amacı ile yemin ettirilmişlerdir.
    Toplumu yönetme görevine atanacak ve önemli sorumluluklar alacak olan kimseler, bu görevlere atanmadan önce bu görevleri en üst düzeyde yerine getirmek amacı ile yemin ettirilmeleri geleneksel bir yaptırım haline dönüşmüştür.
    Bilimsel olarak, insanların ister resmi amaçlarla ister özel amaçlarla yemin ettirilmelerinin gerisindeki amaç, yeminin bozulmasının sonuçlarına karşı korku duyulmasını sağlamak ve yemine sadık bir birey olmanın onurunu bireylere yaşatmaktır. Bu nedenle insanlar, kontrol altına alamadıkları bazı içsel güçlere karşı bireysel güvence sağlamak ve toplumsal ilişkilerini güçlendirmek, ruhsal olarak yenilenmek için yemin ettikleri anlaşılmıştır.
    Yemin, tarih boyunca hemen her toplumda ‘Bir şeyi yapmak ya da belli bir davranış biçimini göstermek’ üzere söz verme olarak rastlanır bir olgudur. Yemin, bireyin ve içinde bulunulan toplumun ya da toplulukların sosyal, siyasal ve düşünsel yapılanmalarına uygun olarak yaptırımlara tabi olmayı doğurur. İlkel toplumlarda fiziki yaptırımlar ağırlıkta iken, gelişmiş topluluklarda yaptırımlar toplumsal yalıtımlara daha da ötesi insanın vicdanı ile baş başa bırakılması yönünde gelişmiştir.
    Yemin, herhangi bir şeyin yapılması veya yapılmaması konusunda bir şeyin üzerine kesin güvence vermek manasına gelmektedir.
    Genel anlamda yemin, kutsal bir değer veya varlığı tanık göstererek belirli bir beyanın doğruluğunu onaylamak ve inandırıcılığını arttırmak için yapılır.
    Yemin, ulvi bir değeri tanık göstererek belirli bir konuda vaatte bulunma ya da belirli bir açıklamanın doğruluğunu onaylamaktır. Kaynağını ise dinsel geleneklerden ve insani inançlardan almaktadır. Din dışındaki yemin bireyin verdiği sözün doğruluğunu tasdik için kanun veya örf gereğince belirli vaatlerde bulunmak olarak da tanımlanır.
    Antik Helenistik dünyada meslek birlikleri olan collegiumlarda sadakat ve ketumiyet yemini şartı bulunmaktadır. Helenistik Collegiumların Batı Avrupa’daki devamı olan “Compagnonage” lerde saraç, ayakkabıcı, demirci ve dikiş loncalarında bizdeki Ahilikte olduğu gibi kabul töreni ve sadakat andı adeti vardır. Loncalarında aynı yemini etmiş olan üyelere lonca camiası içinde kullanılmak üzere kod isimlerinden oluşan isimler verilerek İncil ve Tevrat’ taki ulvi isimlerle anılırlar.
    İslamiyet’ te yemin, Allah’ ın adını vererek, O’ nu şahit göstererek, Vallahi, Billahi tanımları ile onaylanmaktadır.
    Tüm bu anlatımlar ışığında yemin, sosyolojik bir yaptırım biçimine bir işlev kazandırıp toplumsal ilişkileri etkileyen bir kavram, vazgeçilmez bir gerekliliği olan bir olgudur.
    Kimi mesleklere giriş, belirli bir eğitimin ardından edilen yeminle mümkün olmuştur. Tıp doktorluğu, yeminli mali müşavirlik, profesyonel askerlik, memuriyete başlangıç, polislik mesleğine giriş gibi. Bu mesleklerde yemine aykırı davranmak hem meslekten uzaklaştırmayı hem de diğer cezaları gerektirmektedir.
    Kimi mesleklerin ise eğitimi ancak edinilen yeminle başlamaktadır.
    Günümüzde yeminin en yaygın örneği yetkili bir organ önünde verilen ifadede konu ile ilgili olarak bütün bilinenlere uyulacağına ve tüm gerçeğin söyleneceğine söz vermektir. Örneğin ABD’ de yemin alınmadan ifade verilmez. Ya da bizdeki 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununa göre Devlet Memurları Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve kanunlarına sadakatle bağlı kalmak ve kanunları sadakatle uygulamak zorundadırlar. Devlet Memurları bu hususu asli Devlet Memurluğuna atandıktan sonra en geç bir ay içinde kurumlarınca düzenlenecek merasimde yapacakları yeminle belirlerler.
    Yemin metni ise aşağıda olduğu gibidir: "Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılâp ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını Milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin millî, ahlâkî insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan millî, demokratik, lâik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.
    Türkiye Büyük Millet Meclisindeki “yeminin” kronolojisine bir göz attığımızda, Cumhuriyet Türkiyesi’ nde 1924 Anayasası’ nda Cumhurbaşkanı ve vekillerin yeminleri ‘Vallahi’ sözcüğü ile son bulurken, 1928’ deki Anayasa değişikliği ile laik bir biçime büründürülmüş ve ‘Namusum üzerine söz veririm.’ olarak değiştirilmiştir. Bu durum 1961 Anayasası’ nda korunmuş, 1982 Anayasası’ nın 81 ve 103 üncü maddelerinde yeminlere namusun yanında ‘Şerefte’ eklenerek son halini almıştır. Sonuçta yemin ‘Namusum ve şerefim üzerine and içerim’ ifadesi ile son bulmuştur. Yalnızca Cumhurbaşkanı andın başına “tarih huzurunda” sözlerini ekler.   
    Bence yemin, önümüze verilen metindeki güzel ve etkili sözleri laf olsun diye tekrarlamak değil, bunu kalbimizde, tüm içtenliğimizle duyabilmek ve gelecekte de aynı şiddetli arzu ve inançla içimizde yaşatabilmek, yaşayabilmek demektir.
    Bu açılardan baktığımızda TBMM’ de yapılan yeminin neden hayati önem kazandığı ve işe başlamak için ne denli önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.
    Vekil olmanın şartlarından en başta geleni olması ve bunun bir pazarlık unsuru halini alması bir yana ben olaya mezunu olduğum Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümünde İdare Hukuku dersinde de yer aldığı üzere birbirinden ayrı ve birbirini dengeleyen yasama, yürütme ve yargının birbirlerinin alanına girme çabası olarak görüyorum.
    Yani olay aslında biraz da yasama ve yürütme ile yargı arasında kan davasına dönüşmüş bir kaotik ortama dönüşmenin bir sonucudur.
    Yasama, son yıllarda büyük bir atağa geçmiş, bir çok yasayı değiştirmiş ya da değiştirme davasını güderken bir taraftan da yargının güç alanına girme ve müdahale etme eğilimi göstermiş ve doğal olarak da yargıda refleks olarak tepkisini “el mi yaman bey mi yaman” açısından ele almakta ve Türkiye’ de gerilmektedir.
    CHP’ nin yaptığı, iktidara karşı kozlarını yemin etmeyerek tehdit yolu ile göstermekte bu da BDP’ nin ekmeğine yağ sürmekte, MHP’ yi de zor durumda bırakan bir durum yaratmaktadır.
    Yemin ederek işlere başlanabilmesi için acele edilmemeli, serinkanlı ve düşünceli davranılmalı, zaten karışmış olan ortamı en az yara bere ile atlatabilmenin yolları ortaya konulmalı ve kararlar ona göre verilmelidir.