Şu içinde bulunduğumuz günler baharın öncüleri gibi.
Mevsimsel değişimler, bir sıcak bir soğuk geçen peşi sıra günler…
Dikkat etmezseniz sizi hasta yapacak, sersemleştirecek mevsimler.
Aslında baharın ve yazın geldiğini Yozgat’ta çiğdemler müjdeler.
Yozgat’a özgü sarı çiğdemler çiçek açmış ise ve toprağın bağrından çıkıp kendini göstermiş ise büyüklerin tabiriyle dağda-taşta da kalsan soğuktan ölmezsin.
Meteorolojinin olmadığı dönemlerde bu tür hesaplar ile yaz ve kış belirlenirmiş bu diyarlarda.
Zaten 12 hayvanlı Türk takvimi de bize ait değil mi?
Hava bir soğuyup, bir ısınırken ve daha baharı görememişken benim yazı müjdelediğime itiraz eden olabilir.
Ama bilesiniz ki bende türkülerin yalancısıyım.
Hem de bu toprağa, bu yöreye, Yozgat’a ait bir türkünün.
Öyle demiyor mu bizim meşhur Sürmeli çeşitlemelerinden biri olan türküde.
Yaz gelirse sarı çiğdem uyanır/Mor menevşe pembe güle dayanır…
Yaz ayına bu kadar özlem duymanın altındaki nede nedir diyenlerde olabilir.
Buna da yine bir atasözüyle cevap vermek yerinde olur sanırım.
Yine bu yörelerde derler ki “İtte kışı geçirir ama yediği ayazı bilir”.
Kışı üşüyerek, titreyerek ve sıkıntılı geçirenler için söylenir bu söz.
Bu sene yaşanan soğuk kış birçoğumuza yazı özletti dersek yalan olmaz.
Neyse bahar gelsin, yaz gelsin, ne gelirse gelsin hayırlı gelsin, uğurlu gelsin, bereketiyle gelsin.
***
Onlar Yozgat’ta hayvanlara sahip çıkıyor, koruyor, kolluyor ve bakımını yapıyorlar.
Hepsi de bu işi gönüllü ve içinden gelerek gerçekleştiriyor.
Merhamet ve sevgi kavramlarının içini dolduruyorlar.
Yozgat Hayvan Koruma Ekibi adlı platform altında faaliyetlerini yürütüyorlar.
Dün anaokulu öğrencileriyle birlikte kuşlar için yemlik yaptılar ve ağaçlara astılar.
Eğitim-öğretime yeni başlayan miniklere merhamet, sevgi, yardımlaşma ve iyilik gibi mukaddes kavramları uygulamalı ve yerinde öğrettiler.
Duyarlılık nedir, bilinç nedir, sorumluluk alma nedir anaokulu öğrencisi minikler bu ekipteki abi ve ablalarıyla tüm bunları daha iyi anladı.
Fıstık ezmesinden doğal tutkal yaptılar, mısırı ve buğdayı doğal tutkala bulayarak kuşlar için yem yaptı minikler.
Boyları ağaçlara yetişmeyen minik anaokulu öğrencilerine abileri, ablaları yardım etti.
Öğretmenleri öğrencileriyle birlikte belirli noktalara kedi ve köpekler için süt koydu.
Kuşlar için evlerinin çatı ve cam kenarlarına yuva inşa eden bir ecdadın torunları değil miyiz?
Yine hayvanların tedavi edilmesi adına hastaneler ve bakım merkezleri inşa eden bir devletin devamı değil miyiz?
Sonra kuşu ölen gence başsağlığına gidip üzüntüsünü dile getirerek, başsağlığında bulunan bir peygamberin ümmeti değil miyiz?
Yani yadırgamamak lazım.
Bu kültürü ve medeniyeti miniklere de aşılamak lazım.