Eğer bu soruya gönül rahatlığıyla “Ne alakası var” diyemiyorsak, aslında dozajı her geçen gün artan, kahredici bir seçim gündemi yaşıyoruz demektir. 6-7 Eylül olaylarından bu yana Ülkede istikrarlı bir artış trendiyle yükselen gerilim bana her darbe veya demokrasiye müdahale dönemleri öncesinde yaşanan terör kaos çatışma ve kutuplaşmaları hatırlatıyor.
Böylelikle yönetilemez bir Türkiye tablosu oluşturulmuş, bununla birlikte bu durumu mevcut iktidarın kötü yönetimine ve hatta ihanetine bağlayan algı operasyonları eşlik etmiştir.
Bu operasyonda da en büyük görev, işbirlikçi medyaya düşmüştür. Böylece ardından gelecek olan darbe veya müdahalelerin kamuoyunda haklılaştırılması için gerekçe hazırlanmıştır.
Bu durumu çok yaşadık. Her defasında toz duman yatıştıktan, olağanüstü dönemlerin ağır baskısı hafifledikten sonar, gerçekte kurtların kuzu, kuzuların da kurt olduğu ortaya çıkmıştır. Bu arada atı alan Üsküdarı geçmiş, vesayet rejimi tahkim edilmiş, ülkenin kaynakları rantiye sermayesince yağma edilmiş, Türkiye tekrar dizleri üstüne çöktürülmüş, Batıya el açma ve emir alma kıvamına getirilmiştir.
Fakat bu defa durum farklılık gösteriyor. Darbeye maruz kalan daha önceki Hükümetler çevrelerini kuşatan sivil-asker bürokrasi ve onların kaleleri konumundaki “Darbe Anayasası Kurumları” karşısında dayanıksızdılar.
Buna bir de algı operasyonları sonucu, halkın seçtiği iktidara ve demokrasiye sahip çıkma iradesindeki zafiyeti eklenince, yıkılmaları kaçınılmaz oluyordu. Fakat bütün bunlar milletin siyası hafızasında kazınmaz bir şekilde yer etmiş, Demokrasiye ve siyasi iradesine sahip çıkma bilinci geliştirmiştir.
Aynı senaryolar çok daha sofistike bir şekilde 13 yıllık AK Parti iktidarı boyunca denendi. Ama halkın kendi içinden çıkmış bu Partiye sahip çıkma iradesi bütün bu oyunları boşa çıkarabilmiştir. Başlangıçta AK Partiyi entelektüel ve devlet yönetimi birikiminden mahrum gören Seçkinci seküler beyaz Türkler, domine ederek kontrolleri altına alabileceklerini düşündüler.
Ama AK Parti Ülkenin ekonomisini başarılı şekilde yönetti. Faize dayalı rant ekonomisini geriletti. Vesayet rejimini bir hayli geriletti. Geçmiş dönemlerin mirası, Kıbrıs ve Terör gibi en müzmin karmaşık sorunların çözümüne el attı. Bu da fincancı katırlarını ürkütmeye yetti. Böylece saf değiştirdiler. Eski müttefikleri bürokratik oligarşinin safına geçtiler.
Muhalefet partileri, demokratik seçim yoluyla iktidara gelebilme kabiliyeti ve kapasitesi gösteremiyorlardı. Ama güvendikleri dağlarda da kar kalmamıştı. Halk geçmiş deneyimlerinden dolayı onlara güvenmiyordu.
Türkiye’nin sosyolojik gelişimine, beklenti ve ihtiyaçlarına uygun yeni bir vizyon ve politika geliştirmektense, demokrasi dışı güçlerin payandasında iktidara gelme kolaycılığından dolayı, değişmeyi yenilenmeyi reddettiler.
Bu durum muhalefet depresyonuna yol açtı. Sonunda “Bu seçimde de AK partiyi yıkamazsak artık seçim dışı yollara başvurmak gerekir” diyecek duruma geldiler.
Muhalefet yapamadıkları için çareyi nefret söylemlerinde buldular.
Bir taraftan da Çözüm süreciyle savaş baronlarını ürküttü. Savunma sanayi ile; mazlum milletlere sahip çıkıp “Dünya beşten büyüktür” sloganıyla; kuvvetin haklı sayıldığı düzene karşı çıkması ile; İsrail’e “katilsiniz, siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye haykırması ile; Dünyanın egemen güç odaklarının canını sıktı.
Bu güç odaklarının içimizdeki taşeronlarının AK Partiye karşı harekete geçmeleri gecikmedi. AK Partinin eteğinde suret-i haktan görünüp devlet içinde başta emniyet ve adalet bürokrasisinde kadrolaşması ile paralel devlet yapısı oluşturanların “Hukuk komplosu” yoluyla yıkma girişimi de akim kaldı.
Ortada çok garip bir tablo var.
Normal şartlarda birbirlerini bir kaşık suda boğacak, daha düne kadar biri birlerini en büyük tehlike olarak algılayan, ve iktidardan pay isteyen kesimler bu gün bir cephe oluşturmuş AK Partiyi yıkmaya var güçleriyle çalışıyorlar.
Bu şer ittifakı 7 Haziran seçimlerinde maalesef AK Partinin tek başına iktidarını engelleyebildiler. Şimdiki hedefleri 1 Kasım seçimlerinde son darbeyi vurmak. Ankara’daki Canlı bomba saldırısı bu hedefe yönelik bir komplodur. Son hafta içinde de gene halkın AK Partiye yönelişini geriletmeye matuf yeni kanlı eylemler düzenlenmesinden PKK’nın saldırılarını artırmasından korkarım.
AK Parti nefreti ve düşmanlığından başka ortak hiç bir noktası olmayan bu şer ittifakının başarılı olması halinde, Türkiye’nin içine düşebileceği türbülansı yağmayı ve ganimet savaşını düşünebiliyor musunuz?
Böyle bir sabaha uyanmayı kim isteyebilir? Türkiye’nin geleceğe doğru, istikrara huzur ve güvenliğe refaha doğru kutlu yürüyüşüne devam etmesi için milletçe sandıklara.”
Mehmet Emin AYDINBAŞ/
Anahberyorum- Köşe Yazısı