Dur şimdi seçimin sırası mı! Diyenler var duyuyorum.
Ama tamda sırası, tamda zamanı, tamda yeri…
Söylememiz gerekiyor, sormamız şart…
Neyi mi?
1 Kasım’da ülke yönetimine talip olacaklar bu akan kanı ve terörü nasıl durduracaklar?
Öyle ya her gün onlarca canımız gidiyor kara toprağa, al bayrağı sarıp sarıp defnediyoruz.
Sızlanmayla, avunmayla, otuz yıldır atılan aynı sloganlarla varacağımız bir yer var mı?
1 Kasım’da yeniden tek başına iktidar hedefleyen AK Parti’nin terörün çözümü noktasında yapabileceği bir şey yok gibi.
Gibi diyorum çünkü 13 yıldır terörün çözümü konusunda neyi uygulamaya kalktıysa, hangi kararları aldıysa, hangi yolu seçtiyse bu ülkenin evlatları hepsinde de acı bedeller ödedi.
Bir yandan bedel ödetti, öbür yandan kahrettirdi.
Bayrağımızı indirdiler tepki vermedi.
Kaymakamımızı dövdüler ses çıkarmadı
Habur’da gövde gösterisi yaptılar tık yok.
Yolun ortasında güpegündüz iki askerimizi öldürdüler görmedi.
Birde bedelli çıkardı paralımız kurtuldu, parasızımız şehit oldu.
AK Parti’nin terörle mücadele şekli ve tarzını 13 yıl boyunca gördük ve yaşadık.
Çözüm süreci denilen müzakereli, tavizkar ve bedel ödeten bir yöntemdi.
Analar ağlamayacak diye dağa taşa akil saldılar ancak daha çok ana ağladı.
Silahlar susacak dediler ancak daha büyük silahlar patladı.
Gelinen nokta itibariyle dağ kadrosu güçlü, bölgede yerel yönetimlerde söz sahibi, mecliste daha güçlü bir terör örgütü çıktı karşımıza.
Dolayısıyla buzdolabında saklanan çözüm süreci 1 Kasım’da yeniden mikrodalgaya girerse karşılaşacağımız tablo yukarıdaki gibi olacak.
Bunun sinyallerini AK Parti’nin milletvekilleri de veriyor zaten.
AK Parti’nin genç vekili 16 şehit haberinin geldiği gece:
“Sonuç ne olursa olsun seni başkan yapacağız, yapacağız, yapacağız!”diye haykırıyor.
Birde siyaset cambazları çıkıyor ortaya “Şehitler üzerinden siyaset yapmayın” kurnazlığını yapıyor.
Siyasetin kralını, dik alasını yapıyor.
Amaç mensubu bulunduğu siyasi partinin üzerine binen vebali ortadan kaldırmak.
Bu uğurda memleketin tüm fertlerine, farklı düşünen insanına saldırmayı, küfür etmeyi ve tehdit etmeyi doğal ve olması gereken gibi görüyorlar.
Müşterek değerleri bir kenara atıp, kutuplaşmayı zirveye taşıyıp toplumu ikiye bölüyorlar.
Birde yukarıda saydığım acizlik ve tavizkar politikaların şakşakçısı ve ortakları var ki onlar içimi ayrı bir kanatıyor.
Dün barış sözcüğünün arkasına sığınıp tüm bu tavizkarlıklara göz yuman bazı STK ve dernekler, bugün PKK ile amansız silahlı bir mücadele verilmesi gerektiğini söylüyorlar.
Pişkinliğin kralını yapıyorlar, utanmıyorlar…
Türk Bayrağı’nın indirilmesine sessiz kalanlar, şehit cenazeleri gelirken görmeyip Somali’ye, Mısır’a ve Mursi’ye ağlayanlar.
Bugün bile yaptıkları milli eylemlerde meydanlara arap müzikleri ve ezgileriyle çıkacak kadar bilinçaltı körelmişler Milliyetçi görünme telaşındalar.
Her yıl imaj değiştiren bu beyinler gün geliyor Arap müziğiyle saf belli etmeye çalışıyor, ertesi gün Kürtçe konuşarak ve Kürtçe açıklamalar yaparak bir şey yaptığını zannediyor.
Gün geliyor badem bıyık bırakıyor, hizmet falan gibi sözcükler kullanıyor.
Üstünden bir sene geçmiyor ki bıyığı kökten kazıyor ve paralel falan gibi kelimeler ekliyor lügatına.
Böyle bir ülke ve böyle bir tablo var karşımızda.
Hal böyle olunca 1 Kasım sonrası da beni endişelendiriyor.