Eve dönerken ana yoldan saptığımda gözüm alışık olmadığım bir başka türlü sakalete çarpıverdi.
    Ardından, gözlerim pek göresim olmayan o tuhaf tuğla kızıllığına çarpıverdi.
    Bir gecede çıkıverdiğine eminim.
    Az daha kafamı çevirdim, kalıbımı basarım birkaç gün öncesine kadar olmayan şekillerde yeni hayvanlar türemiş kimbilir bunların çoğu köylerimizde bile yok.
    İsmini tam hatırlamıyorum ama bir yerde okumuştum bunu:"Orta Asya’dan şöyle bir geliverdik. Konduk. Fırsatını bulur bulmaz gidivereceğiz Avrupa’ya… O nedenle de evin dışını sıvamak için masraf etmeye gerek yok…" gibi bir yazıydı.
    Aslında keşke o kadar basit olsa…
    Hiç olmazsa evin dışını sıvamayanlar, şehirleşmeye çalışan bir yerleşim biriminde büyük baş, küçük baş hayvanların otlatılamayacağını bilmeyenler birgün gidecek ve en azından rezil ettikleri yerleri belki onarabilme şansımız olacaktır.
    Ama yok.
    Kanser bu şehri yedi bitirdi.
    Onarılamaz ve geri dönülemez bir görsel rezaleti medeniyete armağan ettik.
Bu şehirde her mevsim ayrı esen rüzgarlar gri ve kırmızı yangınlarının içinde sıcak alevlere dönüyor artık.
Önceki yerel yönetimlerin müsaade ettiği kadar yedinci sekizinci katları çıkabilmek için çatısını dahi yapmadan beklediği kondular kendi içlerinde alt kültürlerini ve gettolarını oluştururken hemen yanıbaşlarında üretilen site dünyaları ile aralarında yüzyıllık farklar daha değişik boyutlarda sorunları doğuruyor.
    Gri kırmızı cehennem ile milyon dolarlık yüksek lüks binaların  aralarında bir beton duvar ve birkaç koruma görevlisi…
    Arada ise yüzyıllık farklar…
    Ülkede belki en korkulması gereken ayrım.
    Sahip olan ile olamayanın sahip olabilme mücadelesi…
    Bu nedenledir ki, herkesin toprağı en acımasız şekilde ele geçiriliyor ve üstlerine inanılmaz bir iştahla sonu gelmeyecek yüksekliği arzulayan kondular konuveriyor…
    Ama bunlar sadece giriş olarak yazdığım düşünceler belki karşı düşüncelerde vardır.
    Diyorum ki...
    Bu kondulara yerleşen sonra bu konduları apartmana çeviren,
    Apartman bahçelerini tarla gibi kullanan,
    Bina önlerindeki, yol kenarlarındaki devlet hazinesine ait alanlarda:
    Belediyenin şebeke suyu ile meyve sebze yetiştiren,
    Çektiği tel örgünün içerisinde tavuk, hindi, kaz, ördek besleyen,
    Köy yaşantısını şehirde yasal olmayan durumlarda yaşayan vatandaşlar,
    Yeni yapılan havuzlu bahçesi olan,
    Milyon dolarlık bina havuzlarında da kamyon şamriyelleri ile yüzerler heralde...
    Suç onlarınmı diyorsunuz belkide. . .
    Suç onların evet ama suçun büyüğü yöneticilerin.
    Eğer birileri onların yaptıkları “Şehirde Köyleşmenin” önüne geçebilseydi,
    Bu anlattıklarım olmayacaktı,
    Bende bu konuyu bu köşede ele almayacaktım.
    Buraya yurtdişindan gelen turistler ne diyor biliyormusunuz?
    Neden köy - şehir ayrımı yapıyorsunuz? Ne de olsa ikisinde de aynı yaşantıyı sürüyorsunuz.
    Başka bir tanesi diyor ki” Burası yeni mi il oldu neden şehir merkezindekiler çok lüks yaşıyorken biraz daha kenarda kalanlar köy hayatına devam ediyor?
    Evet diyeceksinizki onlar ne anlar bizim geleneğimizden, kültürümüzden...
    Doğru söylüyorsunuz...
    Zaten onlarda Atlar nerede? At arabaları yokmu onlar nerede? diyorlar...
        Biz onları çağdaş yaşama yakıştıramadığımız için kaldırdık!
    Çokta iyi ettik.
    Çünkü biz Merkezde şehirli,
    Mahallede Köylüyüz...
    Bu sözlerimle köyde yaşayan vatandaşlarımızı küçümsemiyorum,
    Şehirde yaşayanıda yüceltmiyorum.
    Benim sözlerim nerede nasıl yaşayacağını bilemeyenlere... Şehrimizde mühendislik fakultesinde okuyan bir öğrenci arkadaşımın bana yazdığı yazıyı eklemek istiyorum.
    “Genç adam, kütüphanedeki araştırmasını tamamladıktan sonra evine gitmek üzere Halk otobüsüne biner otobüs kaptanı ile muhatap olmaksızın kent kartını butona dokundurur. Son teknoloji telefonundan internete girer ve bir sosyal paylaşım sitesindeki profilie bakar oradaki arkadaşları ile yaklaşan sınavlar ile ilgili bilgiler alır. Türkiyenin ortasında bulunan şehirdeki lüks apartmanını görür butona basar araç durur ve iner. Şifreyi girerek apartman kapısını açar. Akşama belki banyo yaparım diyerek dijital termostatlı termosifonu ayarlar. Son model Laptop'ının başına oturur, kablosuz bağlantı ile internete girer. Daha sonra hazır oturmuşken biraz çalışıyım diyerek geleceğin 'kuantum' bilgisayar teknolojisinde kullanılması muhtemel olan atomik iyon tuzakları hakkında birşeyler okur. Sonra ara verir, biraz hava almak için camı açar, ve manzarayı seyre koyulur... “
    Bu teknoloji içerisinde yaşanılan bir şehirde,
    Pencereden bakılıp görünen şeyler ne olabilir ki?
Yorum sizin...