1994 yılının Haziran ayında rahmetlik annem ve babamı yanıma alarak kapılarımıza kilit vurmak zorunda kaldık. Aynı yılın kış aylarında evlerimizin tamamen uçtuğunu, ağaçlarının ve kerpiçlerinin başka inşaatlar yapanlar tarafından kullanıldığını duyduk. Yani köyün en işlek, en güzel, en bolluk ve bereketli evi artık ören olmuştu.
İnsan bütçesinden artı bir pay ayırarak köyüne ev yapması ise yüz sorunun sonuna ancak denk geliyor. En özgür, en serbest ve en itibarlı günlerinin geçtiği baba ocağının bulunduğu köyüne misafir statüsünde gelmek ise insanı tamanen kahrediyordu. Her evin, her ailenin misafirperver olduğu Alcı Köyünde ayağını uzatarak oturabileceğin kendine ait bir evin olmaması eksikliği hemen hissediliyordu. Çocuklarımla birer birer mekanları, bağları, bahçeleri, evimizi ahırımızı anlatıyordum ama hani nerde diyorlardı.
1998’in Temmuz ayında oğlum İhsan ve Özgün’le Alcı Köyü’ne gitmiştik. Eski arkadaşlarım, eski komşularımız hepsi de bizi bağırlarına bastılar. Herkes evlerinde misafir etmek için ısrarlı davetlerde bulundular. Her davet evimizin olmamasından dolayıydı. Köyün en büyük evi yoktu artık. Hüzünlendim. 2 gün köyümüzde kaldık. Evimizin bulunduğu örene gittik. Sadece ve sadece oturduğumuz mekanın altındaki hazın damı duruyordu. Üst tavanı çökmüş, ama kapısı, duvarları, pencereleri tamamdı. Oraya girdik. Etrafa bakıp hatıralarımı düşünürken, 1994 yılında göçerken unuttuğumuz Sarı Kedinin sevinç ve heyecanla içeri girip, sağımdan solumdan sürtünerek boynuma atılmak istediğine şahit oldum. Zaten dolu gözlerim bu manzara karşısında fazla dayanamayarak ırmaklar gibi boşaldı. Çocuklarım bizim kedi olduğunu düşününce onlarda duygulandı. 4 tam yıl geçmişti aradan. Bu mekana en sadık o hayvan kalmıştı. Aldık Ankara’ya getirdik.
Kahreden bu manzara beni tekrar köyüme bağladı. Köylülerimin de ısrarı üzerine aynı mekana tekrar bir ev yaptık. Ama nerde o eski hatıralar, eski kalabalıklar, eski mutluluklar..