TAHTA sandalye üzerinde ayaklarımı, sandalyenin boşluğuna doğru sallayarak, sessizce oturuyordum. Tezgahının başında çalışan Ali dayım, önce bana baktı. Sonra elindeki ayakkabı ile iğneyi tezgahın üzerine bırakıp, yanıma geldi. Yanaklarımı iki parmağının ucuyla, mengene gibi kavradı. Sanra iki yanağıma elini koyup, çömelerek, 'sıkıldın mı?' diye sordu. Kafamı bir sağ, bir sola sallayarak, sıkılmadığımı ifade etmeye çalıştım. Dayım Naylon ayakkabımın bağını çözdü. Çorabımı çıkartırken, hemen tezgahın altındaki kum havuzuna benzer bir tepsiyi yanına doğru çekti. 'Zakirrrr!' diye seslendi, 'oradan fırçayla tenekeyi getir!' talimatını verdi...
Kapının önündeki tezgahta çalışan Zakir usta, içeriye girip, rafta duran tenekeyi dayıma uzattı. Dayım, fırçayı teneke içerisinde yağıya benzeyen sıvıya batırıp, ayaklarıma inciklerime kadar sürdü. Sonra kucağına alıp, kum havuzuna benzeyen, büyük ihtimalle içerisinde macun bulunan tepsiye düzgünce basmamı isteyip, ayaklarımın temasıyla birlikte kollarımın arasındaki ellerini çekti. Ayaklarım inciğime kadar tepsi içerisindeki maddenin içerisine battı. Sonra yine ellerini kollarımın arasına sokup, beni çıkarttı. Sandalyeye oturttu. Zakir usta, dayımın verdiği direktif doğrultusunda kovayı getirip, ayaklarımı yıkadı, kuralayıp, önce çoraplarımı, daha sonra da naylon ayakkabılarımı özenle giydirdi...
Saçı sakalı birbirine karışmış, az konuşan, sürekli çalışan, ayakkabı dikip, tamir eden Zakir usta da, beni sevdi. Yanaklarımı okşadı. Gülümserken, sigaradan katran rengini almış dişlerinden bazılarının da eksik olduğunu gördüm. Korkudan mı? Yoksa ilginç geldiği için mi bilemiyorum. İçimde bir boşluk hissettim. Tebessüm ettim. Tam kapıdan çıkıyordu. Geri döndü. 'Burada sıkılırsın, hava güzel benim yanımda oyna' diye elini uzattı. Dayımın gözüne baktım. 'Git' der gibi, kafasıyla onay verdi...
KARNAVAL HAVASI...
Ali dayım, Zakir usta ile birlikte Saat Kulesi'nin altındaki işyerinde ayakkabı tamirciliği ve imalatı yapıyordu. Babam, pazarcılık yaptığı için Pazartesi günü akşam saatlerinde Yozgat'a gelir, beni dedem Tellal Seyfi'nin Şekerpınar'daki evine bırakırdı. Salı günü sabah dedemle birlikte çarşıya, Unpazarına geldik. Sabahın soğunda üşümeyeyim diye, dayımın, Tarihi Saat Kulesi'nin altındaki işyerine götürüp, yanına bırakmıştı.
Saat Kulesi'ni çevreleyen tek basamaklı koruması vardı. Zakir ustanın tezgahının yanından geçip, 'zırt.. zırt...' diye gelen sese yöneldim. Çamlık Palas Oteli'nin hemen önünde, uzun boylu, önünde siyaha çalar muhtemelen deriden bir önlük, kollarında siyah kolluk. Üç tahta bacak üzerine monte edilmiş çarkı, ayağını koyduğu tahta parçasına basarak, elindeki bıçağı biliyordu. Yanıbaşındaki tahta sandalye üzerinde duran ahşap 'asker bavulu' açık. Bavulun içerisinde, bazıları bavulun kapağına özenle yerleştirilmiş bıçak ve taraklar vardı. Arada bir bileme işine ara verip, 'kemik baş tarakları, paslanmaz, jilet gibi keskin Yozgat bıçakları!' diye, hafiften sesini yükselterek, satış yapmaya çalışıyordu...
Biraz uzaktan gelen boncukların, bakır kaba değmesi, küçük çanlarla destekli ses dikkatimi dağıttı. Büyük Sinema Salonu'nun hemen önünde kafasında boncuklu fes, önünde beyaz önlük, beyaz kolluklu, altın sarısı büyük bir ibriği sırtında taşıyan, salladıkça da farklı bir ses çıkartan limonatacıyı gördüm. Kış aylarında da 'sıcak saaalep' diye dolaşan bu adam ile bu kez 'soğuk limonata' diye satış yaparken ile karşılaştım...
Birden, 'hazır ol, rahat!' komutları kulaklarımda yankılandı. Valilik binasına doğru uzanan yolun kenarında sıra sıra dizilmiş faytonlar, müşteri beklerken, Cumhuriyet Alanı'nın tam köşesinde bulunan kulebe önünde, beyaz başlıkları, eldivenleri, kemerleri bulunan silahlı inzibatlar, nöbet değiştiriyordu. Bir süre onları izledim. Cumhuriyet Alanı'nın hemen kenarında müşteri bekleyen faytonlar ile Saat Kulesi'nden ana yola doğru uzanan yolun kenarında Ankara ve Yerköy'e yolcu bekleyen yeşil-beyaz otobüsler arasında gezinti halindeki at arabaları, kimisi yüklü eşekler dikkat çekiyordu...
Başka bir hava vardı... Meydan yerine girişteki gazete bayinin kenarında genç birisi 'baş ağrısına, kusmaya, miğde bulantısına nane!' diye elinde tuttuğu nane şekerlerini, hemen yanında bir ağaç üzerine çıkılmış çivilere, bir bölümü de ipe dizilmiş, kolunda takılı suyla dolu kova içerisinde bulunan sakızı 'diş ağrılarına, baş dönmelerine kenger.. kenger...' diye satma derdindeydi. Tam karşı tarafta, kırtasiyenin hemen önünde 'şans talih kımset' diyen tombalacı... Hemen yanı başında pamuk şekeri imalatı. Bu arada minyon tipli, hafif sarışın bir adam koluna taktığı sepet üzerine dizdiği elma şekeri, horoz şekeri satıyordu. Zakir usta yerinden kalkıp, aldığı horoz şekerini uzattı. O an farkettim. İnsanların hepsi yaz olmasına rağmen koyu renk ceket giymiş... Omuzlarında, terlerini sildikleri bir bez parçası, başlarında 9 köşeli kasketleri vardı. Zanaatkarlar ile esnaf olanların giysileri ile köyden gelenlerin giysileri düzeni simgeliyordu...
SANDAL AYAKKABI...
Bir hafta sonra tekrar Yozgat'a geldik. Sabahları dedem kaldırır, birlikte camiye, oradanda çarşıya inerdik. Bu kez beni uyandıran dayım oldu. Güneş gözümü kamaştırıyordu ama yastığıma konulmuş bir çift sandal ayakkabıyı görünce irkildim. Dayım özenle giydirdi, yürüttü. Çok rahattı. Çok güzeldi. Hem de özel...