Kusura bakmayın böyle bir başlık altında yazı yazmaktan şuan utandığımı söylemek istiyorum.
Kusura bakmayın (Mülteci) kelimesini kaleme almak dahi benim için büyük acziyet.
Ama içine düştüğüm acziyet artık yeter demem gerektiğini gösterdi.
Mülteci, sığınmacı olarak topraklarımıza gelen, hangi millet veya dine mensup olursa olsun sonuna kadar başımızın tacı, misafirimiz.
Onların saçının tek teline helal getirmek yakışmaz ki, bu bizim devlet terbiyemizin gereğidir.
Lakin bir devlet kendi milletine hizmet vermekte eksiklik yaşıyorken mülteci diye tabir edilen kesime ayrıcalıklar sunuyorsa burada ciddi bir sorun var demektir.
Zira bu toprak üzerinde ihanet gafletine düşenlere gösterilen itibar, dağdaki teröriste verilen değer yüzünden başladı ‘Kürt sorunu…’
Kürt sorunu denilen şey işte tam burada başladı mı?
Aslında olmayan bir sorun türedi, sapla-saman karıştı, dağdaki teröristle evindeki vatanına bağlı Kürt vatandaşı ayırt etmekte zorlandık!
BİR DOĞUMEVİ VAKASI DAHA!!!
Bir kere daha anladım ki sağlık sektöründe özelleşmeye gidilmedikçe bir şeyler düzelmeyecek.
Düzeleceği varsa da bugünün şartlarıyla en az 100 yıl daha beklemek zorundayız.
Bir doğumevi vakasından nasıl Kürt sorununa, mülteci ayrıcalığına geldiğimi anlatayım…
Bildiğiniz üzeri Bozok Doğum ve Çocuk Bakımevi’ndeki garip keşmekeşlik yüzünden daha öncede mağduriyet yaşamıştım.
Bir kez daha kapısını çalmak zorunda kaldığım hastanede ilki kadar olmasa da aynı şeyler yaşadım diyebilirim.
Ya birileri kamera şakası yapmaya çalışıyor, ya da hakikaten sınırları zorlamakta ısrar eden bir kurum Doğumevi…
Bu mevsim özellikle astım, bronşit vakaları için tetikleyici. Son günlerde belirtileri öksürükle görülen 2.5 yaşındaki oğlumu götürdüğüm Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi’ndeki doktorun ilgili ve alakasının ardından ikinci durağımız Doğumevi oldu.
Doktorumuz konunun uzmanı bir çocuk doktorunun tahlil neticesine bakıp karar vermesini uygun gördü. Hatta erinmedi, üşenmedi hastaneden bir bayan doktorla görüştü, hastalığın ciddi olabileceğini belirterek, bakmasını istedi.
Saat 16:00’yı geçtiğinden hastaneye girdiğimizde bize muayene sırası vermediler.
En azından tahlil neticesini gösterip, öksürüğün kaynağı geniz akıntısı mı yoksa bronşlardan mı geliyor öğrenmek, içimizdeki kaygıyı azaltmak istiyorduk.
Küçük muayene odasına girdiğimizde sedyede bir bebek, başında babası olduğunu düşündüğüm genç bir erkek, iki küçük kız çocuğu ve üç bayan vardı!
Doktor hanım mülteci, sığınmacı olarak Yozgat’ta bulunan bu insanlara elinden geldiğince yardımcı oldu.
Hatta İl Sağlık Müdürlüğünü arayarak ne yapabileceğine dair bilgiler aldı.
Doktorun bu ilgisi beni oldukça memnun etti.
Demek ki dedim başka milletlerin insanlarına böyle davranan, davranabilen bir doktor benim çocuğuma da aynı ilgiyi gösterir diye düşündüm.
10 dakika ayakta bekledikten sonra özür dileyerek başladığım sözün akabinde büyük bir hayal kırıklığı yaşadım.
Mülteciye karşı gayet nazik ve ilgili olan doktorun tavrı karşısında kendimi ikinci sınıf vatandaş olarak hissettim.
Hastaneye giriş yaptıramadığımızı ama Tıp Fakültesi’nden geldiğimizi, doktorumuzla telefonla görüştüğünü en azından tahlillere bakıp bize hastalıkla ilgili yorum yapmasını istedim.
‘Kapıda bekleyen 30 tane hastam var bakamam” diye çıkışan doktor hanıma, bir kez daha tekrarladım içinde bulunduğumuz durumu ve oğlumun öksürüğünü,
Ama doktor hanım bakmadı…
Oğlum dedim, gece bizi acillere düşürme dedim…
Ama oğluma bakmadı…
Git dedi acile, oraya giriş yaptır, acildeki doktor uygun görürse belki bakarım…
Bir baba olarak siz olsanız ne derdiniz?
İyi ama acildeki doktor “çocuk doktoru” değil bizim derdimizden anlamaz dedim… Bütün nezaketimle, incitmeden, kırmadan, saygıdan ödün vermeden…
Yine de BAKMADI!!!
Çaresiz acile gittik, oradaki genç doktor kendisinin çocuk doktoru olmadığını söyleyerek başladığı konuşmasında bildik şeyleri tekrarladı.
İyi ama dedim kendi kendime “İyi ama mülteciye gösterilen ilginin yarısını da mı hak etmiyoruz!”…
Sanırım etmiyoruz Sevgili Yozgatlılar…
Bırakın ilgiyi, doktor hanım dinleme zahmetinde dahi bulunmadı.
Günü yoğun geçmiş, yorgunmuş, stresliymiş…
Olacaksın… Yorgunda olacaksın stresli de…
Ama karşında insan, bir can var ve üstelik çocuk!
YANLIŞ ANLAMAYIN SAKIN MUHATAP ARAMIYORUM
Bu arada konuyla ilgili muhatap aramadığımı üzerine basarak söylemek istiyorum.
Yetkililerden en küçük bir ilgi dahi beklemiyorum.
Benim yetkiliye dair umudum kalmadı…
Bundan önce yaşadığım mağduriyetler karşısında resmen benimle dalga geçen yetkili tayfasının ardından, beklentilerimi de rafa kaldırdım.
Bir kere daha anladım ki Allah’a emanet yaşıyoruz.
Benimkisi sitem değil, kimse yanlış anlamasın.
Bu gün bir soruya cevap arıyorum.
Bu ülkede ayrıcalık görmek için mülteci mi olmak lazım, yoksa dağda hain mi?
Ben bu soruya bu günden itibaren yanıt arıyorum!
Varsa bir yanıtınız söyleyin, yoksa şu ana kadar yazdıklarımın muhatabı ne Doğum Evi yönetimi ne de İl Sağlık Müdürlüğüdür.
Bu yazı Allah’a emanet yaşayan Yozgatlıyla hasbıhalimdir.
SUYA YAZIYOR, SUYA YAŞIYORUZ
Hemen herkes bir şeylerden şikayetçi…
Esnaf, vatandaş, asgari ücretli, işadamı, bürokrat, siyasetçi….
Ama herkesin hayatta karşılaştığı sıkıntılar, bu sıkıntılara dair şikayetleri oldukça fazla.
Amma vekaletin şikayetimizi suya, derdimiz suya…
Kendi aramızda konuştuğumuz gibi derdini anlatma, meramını dile getirme noktasında da şikayet etmeyi başara bilsek ya…
Nerde…
Eğer bu gün bizler bireysel olarak hak arama noktasında zafiyet yaşamıyor,
Veyahut suskunluğumuzu bozup, yerine göre sesimizi yükseltmiyor,
Buna rağmen şikayet ediyorsak, hak ettiğimiz gibi yönetilmeyi hak etmekten başka bir şey yapmıyoruz demektir.
Padişahım çok yaşa zihniyeti ile hayatını idame ettirenler yüzünden bu hallere gelmedik mi?
Bu gün vatandaş olarak aynı dünyanın içinde kaybolup gidiyoruz farkında olmadan.
Silik bir hayatın getirdiği silik bir dünyada.
Gün geliyor o silik dünyada çarkın dişlisine takıldığımız vakit kafamız dank ediyor ama o vakit iş işten geçmiş oluyor.
Sesinizi duyan, sizi gören, mağduriyetinize kulak asan olmuyor.
Bu gün içine düştüğümüz durum da budan ibaret.
Suskunlar dünyasında sessiz yok oluşlar yaşarken hala susuyorsak son bir avaz da olsa çıkmıyorsa bir yerimizden zaten her şey bitmiş demektir.
O yüzden bu gün tepkisiz topluma değil suya yazıyorum yazıyı…
Kusura bakmayın…