Bir zamanlar, dünyanın cennet diyarlarından birisinde dört çocuğu ile birlikte bir aile yaşarmış. Yaşadıkları yer öylesine güzelmiş ki tüm dünyanın gözü bu diyardaymış. Masmavi denizin kenarında, yemyeşil ormanların içinde, dorukları karla kaplı dağların eteğinde, verimli toprakların üzerinde kurulu bu diyarda samimi ve sıcak insanlar yaşarmış.
Bu ailenin dört çocuğundan en büyüğü dindar bilinirmiş.  Kuranı-ı Kerim’i yanından eksik etmez, dost sohbetlerinde ayetlere ve peygamber efendimizin sünnetlerine atıf yaparmış. Ailenin bu en büyük çocuğunun işleri iyi gittiğinden itibarı da yüksekmiş.  Bu diyarda yaşayan insanların çoğunluğu tarafından sayılıyor, tercih ediliyormuş. Ne var ki son zamanlarda işlerinde aksamalar yaşanmaya başlamış.  O ise bu durumdan hep eski ortağını sorumlu tutup, kendisinin kandırıldığından bahseder olmuş. Aile içinde ise, en büyük çocuk olması nedeniyle tüm kararları kendisinin vermesi gerektiğini, diğer kardeşlerinin ise hiçbir söz hakkının bulunmadığını söyler,  bu durum, aile yemeklerinde tartışmaya neden olur, diğer kardeşler ise onun bu yaklaşımına çok bozulur çok içerlerlermiş.  
Ailenin ikinci çocuğu modern görünüşlüymüş. Büyüğünün aksine inanışlarını ön plana çıkarmaz, inancım benimle Allah arasında, kimsenin bilmesine gerek yok dermiş.  Yaşadıkları diyarın sorunlarını arkadaşları ile akşam yemeklerinde konuşmayı tercih eder, sabahlara kadar herkesi eleştirmekten bıkmaz,   kendi çözüm önerilerini beğenmeyenleri de cehaletle suçlarmış. Onun işleri büyüğü kadar iyi değilmiş ama yine de birinci çocuğun iş hacmini yakalamak onun daima hedefindeymiş. Ailenin kurulduğu günlerde kararlaştırılan kurallardan sapmamak gerektiğini söyler, diğer kardeşlerin ise buna uymadığından yakınırmış. 
Üçüncü çocuk pek ciddi, pek katıymış. Dedelerinin genlerinin kendine geçtiğini söyler, ailenin ruhunu kendisinin taşıdığını düşünürmüş. Az konuşurmuş ama konuştuğunda da sert konuşurmuş. Hem aile içinde hem de dışarda onun sözlerinden birçok insan kırılır, gücenirmiş. Ailenin alacağı kararların törelere, geleneklere göre alınması gerektiğini savunur, bu töreleri de en iyi kendisinin bildiğini ve uyguladığını söylermiş.  Hoşuna gitmeyen bir davranış halinde arkadaşlığını keser atar, geçmişteki hukukunu da gözü görmez, kolay kolay da kimseyi affetmezmiş. Onun işleri, büyük kardeşleri kadar iyi değilmiş ama o b u durumu sorun etmez, az olsun öz olsun anlayışıyla çalışırmış.  
Dördüncü çocuk içlerinde en yaramazıymış. Halk arasında aile büyüklerine el kaldırdığı, dövmeye kalktığı bile bilinir, ailenin ortak değerlerine önem vermediğini de aleni söylermiş. Kendisinin aileden hep dışlandığını düşünür, isyankâr tavrını da buna bağlarmış. Hatta bir zamanlar evin bir odasının duvarını örüp komşunun bitişik duvarından onun evine kapı açarak bu aileden tamamen kopup komşunun çocuğu olmayı bile aklından geçirmiş.  Yanlış arkadaşları olduğundan onların etkisi ile vurdulu kırdılı işlere bulaşırmış. Aile yaşantısında pek gözü olmasa da doğru mudur bilinmez ama son zamanlarda artık olgunlaştığını ve ev yaşantısına geçeceğini söylermiş.  
Anne ve baba bir gün kendi aralarında konuşup, çocuklarının büyüdüğünü artık kendi kararlarını alabileceklerini düşünerek aile meclisini toplayıp bu durumu çocuklarına tebliğ etmişler. Bu evde söz sahibi sizsiniz, beraberce karar alıp beraberce uygulayacaksınız, aranızda anlaşamazsanız,  herhangi ikiniz bir konuda uzlaşıyorsa ona göre hareket edin,  iki kardeş bile bir araya gelemiyorsanız, o zaman biz ne yapalım, ne haliniz varsa görün demişler.  Kardeşler kendilerine verilen yetkiyi anlamışlar anlamasına ama bir araya gelme kısmı pek akıllarına yatmamış, egolarını nasıl yeneceklerini düşünür olmuşlar. Nefislerini aşabilmişler mi,  aldıkları yetkiye layık olmuşlar mı, kardeşliklerinin hakkını vermişler mi şimdilik bilmiyoruz. Bu masalın sonunu önümüzdeki hafta onlar yazacak.