İşte bu gün söze nasıl başlanılacağını unuttuğum,
    Zihnimdeki harflerin bir birine karıştığı,
    İfadelerin anlam, sözcüklerin bir biri ardına gelemediği bir gün.
    Bir bayram öncesi umutsuzluk tohumu serpmek istemiyorum kimsenin üstüne. Bir gerçek vardır, işte onu sizinle konuşmak, paylaşmak en büyük arzum.
    En yakınımızla dahi paylaşamadığımız bir ömürden bahsetmek istiyorum.
    Evet evet, paylaşamadığımız ömürden.
    Meslek hayatıma başladığım ilk noktadan itibaren huzur evleri ziyaret durağım olmuştur.
    Ziyaretimin nedeni her ne kadar haber amaçlı olsa da temelinde yaşama dair gerçeklere daha yakından şahitlik etme, anlatılanlarla kaybolanları, kaybettiklerimizi bulma gayesi vardır.
    Belki zaman zaman unuttuğum anne-baba saygısı,
    Belki de vefasızlığın anlamını unutmama kaygısı.
    Artık adına siz ne derseniz.
    Kısmetse yarın Kurban Bayramı.
    Bir bayram arefesinde sizlere neşe dolu sözler, rengarenk ifadeler, kurban tadında dizeler sunmak en büyük arzumdu inan.
    Aslında biraz sonra paylaşacaklarımız hayatı bu çerçeveden yaşamak isteyenlere kılavuzluk edebilecek kabiliyete sahip.
    Önemli olan biraz anlamaya çalışmak.
    Lütfen yanlış anlaşılmasın, anlayışsızlık değil, anlatamama kaygım.
    Yoğun bir haber gündemine rağmen Alparslan Türkeş Huzur Evi'ni illaki ziyaret etmem gerektiğini biliyordum.
    Hislerim beni zoraki oraya götürüyordu.
    Orada konuşmaya hasret, paylaşmaya muhtaç insanların var olduğunu bilmek beni oraya götürdü.
    İlk olarak Şükrü Bey ve Lütfiye Hanım'ın misafiri oldum.
    Bir huzur evi odasına değil de bir eve girmiş gibi hissettim içten tavırları karşısında. 
    Şükrü Bey ve Lütfiye Hanımın yaşadıklarını haber sayfamızda zaten okuyacaksanız.
    Huzur evine gelmişse bir insan ya yokluktan, ya da hayırsızlıktan (vefasızlıktandır) bunun başka da ötesi yok!
    Onlar hayatlarında hiç tahmin edemeyecekleri olaylar zinciri neticesinde huzur evine yerleşmişler.
    Gün gelmiş yaşadıkları kalplerine de ağır gelmiş, dünyalarına da.
    Gözyaşlarını içlerine akıtmışlar evlatlarına toz kondurmamışlar. Ama kader işte, almış savurmuş bir şekilde huzur evine.
    İkisinin de sağlık problemi var.
    Bir insan kalbine ağır olanı taşırda beden sağlıklı olur mu hiç!..
    Yaşadıkları tüm sıkıntılara, hasretliğe ve sağlık problemine rağmen birbirlerine olan bağlılıkları beni çok etkiledi.
    Şükrü Bey, eşine seslenirken 'Gülüm' diye hitap edebiliyor,
    Lütfiye hanım da Şükrü ismini Bey'le hitaflandırarak saygısını dile getiriyor.
    Elleri bir birine kenetlenirken dün gibi, ilk günleri gibiler.
    Halbuki 41 koca yıl gelip geçmiş ömürlerinden.
    Ama eskimemiş ne sevgileri ne de saygıları birbirlerine.
    Onların yanında yaşadığım duygu yoğunluğunu anlatamam sizlere. Sevgilerindeki büyüklüğü hissetmekle bir kere daha doğru yerde olduğumu anladım.
    Sıradan bir aşk hikayesi değil mevzubahis olan Sevgili Dostlar.
    En basit olayda dahi isyan eden, sevdiklerinin küçük bir oflamasına tahammül edemeyen,
    Varlığı ve yokluğu telefonundaki kontörü kadar zannedenler geldi gözümün önüne.
    Her gün üzerini örten annesinin kıymetini bilmeden,
    Babasının verdiği öğütleri ukalalıkla reddeden, yaşadığı ömrün değerinden yoksun yanlarımız geldi aklıma.
    Sevgiyi, aşkı karşı cinsin teninde arayıp, bulduğu ilk fırsatta buruşturup atarak şeref yoksunu ömrünün düşürdüğü balçığın farkında olmayan yanlarımız geldi aklıma.
    Bayramlar en müstesna duyguların yaşandığı,
    Sevginin de saygının da, dayanışmanın da karşılığını yitirdiği,
    Çocukların mutluluk çiçekleri arasında kaybolduğu, büyüklerin doyasıya hatırlandığı günlerdir.
    Böyle kutsal, bu denli kıymetli günlere adım atmaya hazırlanırken, hasret çökmüş kalplere konuk olmaktı niyetim.
    Sadece Şükrü Bey ve Lütfiye Hanım değildi misafiri olduklarım.
    Gönlünü paylaşanların hislerine tercüman olamam belki ama hasretliklerine bu bayram birlikte bir nebze olsa derman olabiliriz aslında.
    Madem bayramlar mübarek olmalı, o halde yarına ölecekmiş gibi el ele tutuşmalı diyorum.
    Bayramınız mübarek olsun!