Cumartesi günü mesaim olmasına,
Cuma günü saat kaçta yataktan kalktıysam Cumartesi de aynı saatte kalkacağımı bildiğim halde,
İşimden zerre eksilme olmayacağı gibi haber bulma, yazma ve ortaya koyma adına imkanların kısıtlı olduğunu bildiğim halde,
Cumartesileri özel gelir bana… O yüzden Cumartesileri tam da çoğunluğun tatile girdiği bir günde iç karartıcı şeyler yazmaktan kaçınırım.
Ama boş, laylaylom şeylerle vakit geçirecek yaşa/yapıya da sahip değilim.
O halde bu gün hazmı kolay ama dişe dokunur şeyler konuşmak gerekmez mi?
Ben de sizlerle bu güne dair içinde herkes için bir şeylerin barındığını düşündüğüm iki hikayeyi paylaşmak istedim.
Hikaye ama gerçek,
Hikaye ama hayatın içinden..
Okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız.
En özel Cumartesilerin sizinle, her günün özel yaşanması dileğiyle, iyi tatiller diyorum.
HİNTLİ USTA VE ÇIRAĞI
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikâyet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. Tadı nasıl diye soran yaşlı adama öfkeyle acı diye cevap verdi.Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: “Tadı nasıl?”
“Ferahlatıcı” diye cevap verdi genç çırak. “Tuzun tadını aldın mı?” diye sordu yaşlı adam. “ Hayır” diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
“Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır”.
Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.
ACININ GİZLEDİĞİ ARMAĞAN
Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden sağ kurtulan adamı, dalgalar küçük, ıssız bir adaya kadar sürükledi.Adam ilk günler kendisini kurtarması için Allah’a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu, ne giden…
Daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu.
Günler hep aynı şekilde geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah’a dua ediyordu. Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı, geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Duman, dans ede ede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu.
Keder ve öfke içinde donakaldı. Şimdi bu ıssız adada, başını sokabileceği bir kulübe bile kalmamıştı. “Allah’ım, bunu bana nasıl yapabildin?” diye feryat etti. O geceyi keder ve üzüntü içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde, başına bu olay geldiği için sitemler etti.
Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı!
Bitkin adam kendisini kurtaranlara sordu;
“Benim burada olduğumu nasıl anladınız?”
Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı:
“Dumanla verdiğiniz işareti gördük!”
Canımızı sıkan, göz yaşlarımızı inci gibi döküveren olaylar sessiz bir kurtuluş çağrısı, bir mutluluk davetiyesi belki de… İlk bakışta dayanılmaz gelen acı anlar, sonrasında kalbimizi kuş gibi hafifleten, ruhumuzu ısıtan tatlı tecrübelere dönüşüyor. Aydınlıkta seçemeyeceğimiz bir ışık, karanlık basınca fenerimiz oluyor.
Keyfimiz yerindeyken burun kıvırdığımız tavsiyeler, yaslı anlarımızda imdadımıza yetişiyor. İyilik hallerinde sırt çevirdiklerimiz, zor anlarda sırtımızı dayadıklarımız oluyor.
Hikayede yanan kulübenin dumanıyla kurtuluş umudunun yeşermesi gibi, yaşamımızdaki kırık dökükler, yıkıntı ve ziyanlar, kayıp ve yenilgiler yenilenmenin, yeniden doğuşun tohumlarını ekiyor aslında…
Acı, derinlerinde gizlenen tatlı hediyelerle dolu. Yapmamız gereken, acıyla barışıp onu çözümlemek, gizlediği armağanı kalbimize buyur etmek…
YOZGAT RÜZGARI
Meclis Başkanı bir Yozgatlı olursa!
Meclis Başkanının bir Yozgatlı, Türk siyasetinin önemli isimlerinden Cemil Çiçek’in olma ihtimali neredeyse kesinleşmiş gibi.Birinci turda olmazsa TBMM’deki uygulamaya göre ikinci, üçüncü turda Ak Parti’nin adayı Cemil Çiçek meclis başkanı olacak!
Meclis Başkanının bir Yozgatlı olması biz Yozgatlıları fazlasıyla mutlu eder.
Mutluluk denilen kavram öyle bir hal alır ki, sadece Ak Partili’ye değil CHP, MHP kısacası parti kavramı gözetmeksizin herkese gurur verir.
Cemil Çiçek Türk siyasetinin ağabeylerinden.
Ankara’da, partisinde en az Tayyip Erdoğan kadar etkili,
Her partide yeri olan siyasetçi.
Bir Yozgatlı’nın böyle stratejik bir konumda olması siyasetteki zekamızın da bir göstergesi aslında.
Bu da demek oluyor ki Yozgatlı siyaseti iyi biliyor.
Meclis Başkanının Yozgatlı olmasının gururunu inşallah bundan sonraki katkılarını sürdürerek yansıtacak Sayın Cemil Çiçek.
Meclis Başkanı bir Yozgatlı olacaksa, bakanlar arasında bir Yozgatlı, grup başkan vekilleri arasında bir Yozgatlı neden olmasın.
Bu gün Bekir Bozdağ’ın Türk siyasetinde edindiği yer hiç de küçümsenemeyecek kadar değerli.
Bu ikinci dönemi, tecrübe denilen olay çoktan geride kaldı.
Gelelim yeni vekillere, Dr. Ertuğrul Soysal ve Avukat Yusuf Başer.
Neden biri grup başkan vekili olmasın.
Ya da bakan…
Dalga geçmiyorum, olması gerekeni söylüyorum.
Ağzımız açıldığında Yozgatlılar olarak her yerdeyiz. Güçlüyüz, kuvvetliyiz, Ankara’da hatırı sayılır nüfuzumuz var.
O halde bir şeyleri hak etme, isteme hakkımız da var. Ben onu bilir, onu söylerim.