Sığır sürme vaktinde uyandım. Misafir olduğum evde soba yanıyor, kuzinesinde tereyağlı, yumurtalı saya çöreği yapılıyordu. Hani yeme de yanında yat dedikleri şey bu olsa gerek. Yeni sağılmış süt bir tarafta pişiyor, bir tarafta mavi çinko çaydanlıkla demlenen soba çayı. Köy hayatının tüm güzelliklerini doyasıya yaşıyordum.
Fakat biraz sonra Sorgun’a gelin almaya düğüne gideceğiz. Damat evinde çalan davul, zurna sesleri hazır olun dercesine iştahla çalıyordu. Yemekten sonra düğün evine geldik. Bir minibüse bindim. Minibüsün zor imkanlarla yeni alındığı sahibi ve çocuklarının binenleri yavaş oturun, ayaklarınızı silin,  öteberilerinizi oturaklara koymayın falan gibi sık uyarılarından belliydi.
Çünkü sahibi kimseye söz geçiremeyince çocuklarına daha sinirli bağırıyordu. Çocukları babalarının sinirli ve baskıcı olduğunu sessiz ve korkak davranışlarıyla ispatlıyordu. Hiç konuşmuyor ve hiç gülümsemiyorlardı.
Buraya kadar günün rutin gelişmeleri ve geleneksel düğün formatı. Gelgelelim koptuğumuz noktaya.
Minibüsün sahibi olan adam şoför mahallinde diğer oğluyla oturmuş, büyük oğlu ise aracı kullanıyordu. Esiklere kesiklere geldiğinde sert bir şekilde uyarıyor, sansürsüz homurdanmalarla küfürler savuruyordu.
Hem ayıp ediyor, hem görgü kurallarından bahsediyordu. Selam vermenin, hal hatır sormanın erdeminden bahsediyordu. Ara bir köyden geçiyorduk.
Güneşin vurduğu bir duvar kenarına köylüler toplanmış sohbet ediyorlardı. Sinirli adam minibüsü kullanan oğlunu sert bir şekilde uyardı.
-Düdüklesene oğlum adamları ….
Oğlu panik bir şekilde kornaya bastı ve duran adamlara düdük çalarak selam verdi. Biraz sonra yaşlı bir adam yol kenarında yürüyordu. Babası tekrar şoför oğlunu uyardı.
-    Bu adamı da düdükle.
Oğlu düdük çalarak bir selam daha verdi. Sonra adam çocuklarına genel bir açıklama yaptı.
-    Gördüğünüzü düdükleyin oğlum. Selamsız geçmeyin.
Tabii ki kıs kıs gülmekten bende can mı kalır…