Faşist Salazar Portekizinde diktanın devamını sağlamak için 3F yani Fado (Müzik),Fiesta (Dans) ve Futbol denklemi kullanılmıştır. Yani halkı Fado'yla uyutup, Fiesta'yla coşturup Futbol'la farklı kanallara yönlendirmiştir.
Pek farkımız var mı?
Fado yerine ondan da 'acılı' arabesk aldı başını gitti.
Fiesta ya Laila, Reina gibi yerlerde pahalı ya da televizyon stüdyolarında ucuzca hüküm sürmekte. Laila, Reina fiestalarından haberi olmayanlar, ekranlardaki kadın programlarına ya da 'Bilmem ne Show'lara baksınlar. Oralarda müzik bir iki tıngırdadı mı göbek atmaya, kıvırmaya başlayan yaşlı ve genç, kadın ve erkek yığınlar aslında her gün fiesta yaşamaktalar.
Günümüz Türkiyesi' ne hele hele şu günlerde süren Dünya Kupası maçlarını da göz önüne alarak baktığımızda da sanki benzer şeyler görüyoruz. İnsanları televizyon kanallarında müziklerle, yarışma programlarıyla hatta yarışma bile olmayan programlarla uyutup müzik kanalları ile coşturan sonrada futbol ile enerjisini ve coşkusunu boşaltan bir yapı sanki olmazsa olmaz bir durumdur.
Ülkemizin dört bir yanında karpuz, kiraz, domates ya da bilmem ne festivalleri aldı başını gitti. Sonra da hazırlanan pankartlarda yurdum insanından buluşlar: “1. Geleneksel Kiraz Festivali” diye…
Bugünlerde yiğidin harman olduğu şehir olan Bozok Yaylasında yaşanan “Sürmeli Festivali” ni diğerlerinden farklı kılan bazı özellikleri var:
İlki uluslar arası oluşu,
İkincisi 11 incisinin yapılacak olması,
Üçüncüsü bu yıl ki fuara toplam 85 firmanın katılması,
Dördüncüsü ise 22-26 Eylül tarihlerinde Tarım Fuarının açılacak olması.
Bütün bu laflar aslında artık klişeleşmiş ve kimsenin de rağbet etmediği bir hal almaya başladı.
Tam bu noktada ben de sizlere işin başka bir boyutu anlatmak istiyorum… Gazete… Evet, gazete ve burada yazı yazmak... Sanki duvara konuşmak gibi… Normal de yazı yazmak karşındaki insan/insanlarla iletişim kurmaktır. Onca yazıya belgeye ve de iddia ya rağmen kimsede çıkıp bir tepki göstermiyor. Tüm ilgili ve de yetkili kurumlar da dâhil buna… Sanki gazete de yazılması konunun hazmedilmesine ve kanıksanmasına yardım ediyor.
Oysaki yazılanların asıl amacı insanları uyandırmak… Ama sanırım tam tersi bir etki yapıyor ve kabul edilebilir bir hale getiriyor… Televizyon gibi bir uyutucu etki yapıyor… Depremde ölen, enkaz altında kalan insanları sıcak yatağınızda, koltuğunuzda seyretmek gibi… Ya da her gün yaşadığımız şehit haberlerini sadece seyrediyoruz…
Kendimizi o insanların, ailelerinin yerine koyabilir miyiz? O mayının yanı başımızda patladığını ya da depremin bizim altımızda olduğunu hiçbir zaman düşünmeyiz… Televizyonun böyle bir yan etkisi olduğunu hiç düşünmeyiz...
Seyrettiğimiz trafik kazasında ki insanın biz olabileceğimizi hiç hesaba katmayız…Sanki biz dokunulmaz ve ulaşılmaz insanlarız.. Empati yapmayı becerebilsek ve şehit düşenlerin yanı başında olan yada depremde duvarlar altında kalan nefes almaya çalışan insan olduğumuzu düşünsek, trafik kazasında kanlar içinde can çekiştiğimizi düşünebilsek beklide her şey çok daha farklı olacak... Belki trafikte o kadar kötü araba kullanmayacağız, belki silahlanmaya bu kadar sessiz kalmayacağız, belki de depremde yıkılan binaları bu kadar pervasızca yapmayacağız...
Belki belki, belki… Belki de artık gazete de yazı yazmayacağız… Çünkü yazı yazmak bir şekilde “konunun vehametini” ortadan kaldırıyor.
Yazınca yazar rahatlıyor, okuyunca okuyucu rahatlıyor vs... Sonuç sıfır...Asıl harekete geçmesi gerekenler bile yazıları okuyup “hakikaten doğru... pes vallahi” diyor... Sonuç... Elde var koca bir sıfır… Sanki yazılanların gereğini oradaki harfler, kelimeler yapacak… Çıkıp gazete sütunlarından sokağa dökülecekler önde A arkada B,C,E en sonda da Z boy gösterecek ve gereğini yapacak… Her şeyi değiştirecek, savaşları bitirecek, kavgaları sona erdirecek, yolsuzlukları temizleyecek, haksızlıklara son verecek, bugüne kadar yapılan onca yolsuzluğun hesabını onlar soracak… Mesela A yapışacak birinin yakasına bizim paralarımızı nereye harcadın, bunca borcu nasıl yaptın diyecek, ya da B çıkacak bu memleketi birilerine neden peşkeş çektin diyecek, nasıl göz yumdun bunca yolsuzluğa diyecek... Sonra C çıkacak ve sen değimli idin bunca yıl insanlara kan kusturan şimdi ne yüzle ortalığa çıkıp çözüm öneriyorsun diyecek... Ne bileyim E çıkacak ve bütün bu pisliklerin müsebbibi sen değil misin diyecek… Sonra da D çıkacak ben yıllarca suya sabuna dokunmadım ama en pis sanki ben oldum diyecek… Aradan S çıkacak ve “sen değimliydin, merak etme senin işini de çözerim, yeter ki paradan haber ver diyen” diyecek… vs. vs …
Ben en çok bundan korkarım… Kanıksamak… Bir süre sonra böyle de yaşanıyormuş fikri bana çok ağır gelir… “Sükût ikrardan gelir” der eskiler... Susmak kabullenmektir Türkçesi… Böyle de yaşanıyormuş hissine kapılmak hatanın en büyüğüdür… Susmayacağız, sıra bize de gelse susmayacağız..
Berthold Brecht der ki: "Naziler önce komünistleri tutukladılar; komünist değilim diye ses çıkarmadım. Sonra Yahudileri tutukladılar, Yahudi değilim dedim, sesimi çıkarmadım. Sosyal demokratları tutukladılar, savunmak bana mı kaldı dedim, sesimi çıkarmadım. Sıra bana geldiğinde etrafta tutuklanmama ses çıkaracak kimse kalmamıştı!”
Eğer siz yapılan haksızlıklara ses çıkarmazsanız bir süre sonra size yapılan haksızlıklara ses çıkaracak kimseyi bulamazsınız… Ve eğer siz bunların hesabını sormazsanız gün gelir bunların hesabı sizden sorulur…