Her eylemi için bilincini ne kadar kullandığını merak etti. Kendisine ait bütün çekimli fiilleri hatırlamaya çalıştı.
    -Konuşuyorum, satın alıyorum, okuyorum, çöpü döküyorum, izliyorum. dedi.
    -Yapma isteğimi değerli kılan şey ne? diye mer    ak etti.
    Sadece yapmak yeterli olamaz diye düşündü. Şu ana kadar yapılmış olan her şey zaten yapılabilirdi. Bir bilinci ayıltabilecek, onu var edebilecek eylemi düşündü.
    O an sorduğu soru onu yeryüzüne düşürdü.
    -Gerçekten ne yapmak istiyorum?
    Neyse ki, hiç kimse yeryüzündeki bu anlık sarsıntıyı hissetmedi. O sırada, kuyruktaki herkes sabırsızca gelecek olan dolmuşu bekliyordu.”
    Hayatta hepimiz bazı sloganlarla karşılaşıyoruz. Filmlerden, reklamlardan, kitaplardan, dinlediğimiz insanlardan mesajlar alıyoruz.
         Bununla birlikte, çoğu mesajı hiç sormadan kabul edebiliyoruz. Tüylerimizi diken diken eden bir söz duyuyoruz ve etkilenebiliyoruz.
    Bazen, etkilendiğimiz mesajın ne demek istediğini bilmeden, ona inanabiliyoruz.
        Düşünmeden kabul ettiğimiz bu sloganlarla beklentiler içine girebiliyoruz. Beklentilerimiz gerçek olmadığında ise hayal kırıklığına uğrayabiliyoruz.
    “Sen farklısın” diyen, “Güç seninle!” diyen sözleri duyuyoruz ve inanıp bekliyoruz. Peki gerçekten bu mesajların ne demek istediğini düşünüyor muyuz?
    İnsanoğlu, “Düşünüyorum, öyleyse  varım” diyeli yüzyıllar geçti.
    İnsanı insan yapan en önemli özelliğinin düşünebilmesi olduğu söylendi. Peki sonrasında ne oldu?
    O kadar çok düşündük ki artık düşünmekten vaz mı geçtik?
    “Düşünmüyorum, öyleyse her şeyi kabul ediyorum.” dediğimiz bir noktaya mı geldik?
    Hazır cevapları, hiç düşünmeden, kabullendikçe kendi var oluşumuzdan  uzaklaşıyoruz. Başka bir anlamda aslında “Ben bu hayatta yokum” diyoruz.
    Olmadığımız bir hayatta da olmadık beklentiler içine girebiliyoruz. Beklentilerimiz gerçekleşmediğinde ise inandığımız sloganların boş olduğunu söyleyebiliyoruz.
    “Bütün cevaplarınıza karşılık sorularım var.”
Woody Allen
    Bizler yüzyıllardır biriken cevapları dinliyoruz. O kadar çok cevabımız var ki soru sormaya fırsat bulamıyoruz. Neyin ne olduğunu anlayamadan hazır yanıtlara inanabiliyoruz.
    Senenin modasına uygun inançları üzerimize uygun mu diye sormadan giyebiliyoruz. Etrafımızdaki her şey o kadar hızlı olup bitiyor ki düşünmeye fırsat bulamayabiliyoruz.
    Seçeneklerimiz ya “kabul et” ya da “reddet” arasına sıkışabiliyor. İkisi arasında “Biraz düşün” diyen neredeyse yok gibi.
    Bizler artık düşünebilme becerilerimizden faydalanmaya zaman bulamayabiliyoruz. Var olup olmadığımızı anlayamadan, varmış gibi, inanıyormuş gibi yaşayabiliyoruz.
    Oysaki bu hayatta “Varım!” diyebilmek için düşüncelerimize ihtiyacımız var.
    Düşüncelerimizi harekete geçirebilmek için soru sormaya ihtiyacımız var.
    Bizler soru sorabilirsek eğer kendi var oluşumuzu fark edebiliriz. Bizler soru sorabilirsek eğer hazır cevapların işe yarayıp yaramadığını keşfedebiliriz.
    Verilmiş olan cevaplara kendi düşüncelerimizle ulaşabildiğimiz zaman inancımızı sağlamlaştırabiliriz.
    Bizler soru sorabilirsek ancak yeni cevaplar bulabilme fırsatını yakalayabiliriz; soru sorabildikçe, hayata karşı olan merakımızı canlı tutabiliriz.