Taksim-Beşiktaş Dolmuş durağına geldiğinde aniden durmak zorunda kaldı. Sırada bekleyen adama çarpmaktan son anda kurtulmuştu.
    Neyse ki hiç kimse yeryüzündeki bu anlık sarsıntıyı hissetmedi. O an, kuyruktaki herkes kendi sabır katsayısıyla hesaplaşmakla meşguldü. Dakikalardır, bir tane dolmuş gelmemişti ve kuyruk giderek uzuyordu.
    Sıradaki yerinden, hareket etmeden, sadece başını çevirip arkasına baktı. Oraya kadar otomatik bir komutla yürümüştü. Birbirini kovalayan şimdiki zamanların hiç birine iradesini sürmemişti. Ofisten çıkıp merdivenleri inmiş, giriş kapısından da sokağa çıkmıştı.
    Ağır kapı ihtişamlı bir sesle ardından kapanmıştı. Bir bilincin kendine kapanışıyla dalga geçer gibi kapanmıştı kapı.
    Gözleri açıktı ama zihni kendi içindeki adama bakıyordu. Adımlarını yola teslim ederek yürümeye başladı.
    Duvardaki afişte hangi filmin adının yazılı olduğunu göremedi. Pencereden yarı beline kadar sarkan kadının sakızını düşürdüğünü de göremedi.
    “Buraya araba park edilir mi lan!" diye bağıran adamı duymadı.
    “Ablacım hormonsuz, sahici köy domatesi bunlar! Bunu bulamazsın hiç bi yerde" diyen satıcıyı da duymadı.
    Dünyanın bütün algılarına kapatmıştı kendini. Hiç bir mesajın ona ulaşamayacağı bir boşlukta yürüyordu. Manuel olarak düşünmek istediği tek şey kendisiydi.
    Kendi zihninin duvarlarında asılı duran kronikleşmiş düşüncelerine baktı. Neden orda olduklarını, neden o düşüncelere sahip olduğunu artık bilmiyordu. Zihninde asılı duran inanç posterlerine doğru yaklaştı ve başlıkları okudu;
    “Daha fazlasını iste!” dedi ilk posterin başlığı.
    -Neyin daha fazlasını istemeliyim? diye sordu kendine. Sonra,
    -Ben, kendim acaba ne kadarım? diye merak etti.
    Daha fazlasını isteyebilmem için daha fazla var olmam gerekmez mi acaba? diye düşündü.
    “Sahip ol!” dedi ikinci başlık.
    Nelere sahip olduğunu hatırlamaya çalıştı.
    Elbiselerini, kitaplarını, dolabındaki yiyecekleri, biriktirdiği parayı, sevdiği insanları düşündü. Hepsi ona aitti ama hiç biri onun kendisi değildi. Sonra aklına
    -Ben kendimde neye sahibim? diye bir soru takıldı.
    “Sen farklısın!” dedi üçüncü başlık.
    -Evet, diye gururla onayladı içinden, ben diğerlerinden farklıyım.
    Hemen ardından, aklına gelen bir düşünceyle irkildi. Etrafındaki herkes bir diğerinden farklıydı.
    Benzerlikleriyle birlikte herkesin mutlaka farklı olduğu bir şeyler vardı.
    Bu durumda,
    -Farklı olmam beni diğerlerinden üstün yapmaz, diye düşündü.
    -Peki o zaman daha iyisi ne? diye sordu.
    "Güç seninle!" dedi dördüncü başlık.
    Güce neden ihtiyaç duyması gerektiğini daha önce düşünmemişti.
    -Güç...güç...güç... diye sayıkladı bir kaç kez. Kelimeyi tekrarladıkça sanki bildiği bir anlamdan giderek uzaklaşıyordu.
    -Güç. Ne demek güç? diye sordu. Fizik bilgisine göre, belli bir zamanda yapılabilen iş, güç demekti. Hayat bilgisine göre ise bazı insanların sahip olduğu bir ayrıcalıktı. Bu iki bilgideki tutarsızlıktan rahatsız oldu. Ortada ancak yapılmak istenen bir şey varsa güce ihtiyaç duyulabilirdi. Sebebi olmayan bir güç niye var olsun ki? diye merak etti.
    “Sadece yap!” dedi beşinci başlık.
    O an, kendini sonsuz bir boşlukta asılı hissetti. Aklı, sanki kocaman bir vaadin önünde sahipsizce salınıyordu. Yaptıklarını tek tek düşünmeye başladı.