“Elleme lan, öte get, rahatsız etme mübarekleri”
gibi laflar ederlerdi. Hayvanları ve doğayı seven bu zihniyet köy genelinde yaygındı. Yere düşmüş buğday tanelerini toplar üç kere öpüp tepemize değdirdikten sonra layık gördüğümüz bir yere saygıyla bırakırdık. Çünkü o bizim ekmeğimizin hammaddesiydi. Velinimetimizdi. Katık çeşidi azdı. Genelde hayvansal yağlar, yoğurt ve süt ürünleriydi katıklarımız. Ürünlerini herkes kendileri yetiştirir, bu günkü gibi israfa ve aşırıya kimse yer vermezdi. Veremezdi. Herkesin ekonomisi birbirine benzerdi. Zengin ve fakir arasında sadece tarla dönüm farkları vardı. Yenen içilen şeyler en fakirin ve en zenginin evinde standarttı. Misafir ağırlamalar da bu yüzden güzel olurdu. İkramlarda aynıydı. Sadece güleryüzdü iyi ağırlanmanın ölçütü. İnsanlar birbirlerine verdiği itibarla güven duygularını pekiştirir, evlenme, nişanlanma gibi durumlarda bir kızın veya oğlanın babası anası tüm köy olurdu. Kız veya oğlan başına takılan takılarda genelde aynıydı. Şu çok taktı, ben az taktım gibi korku yoktu. Düğün yapan eve tüm köylüler o gün çıkan sütlerini, yoğurtlarını hep götürürlerdi. Tavuk, kaz, hizdi gibi hediyelerde olurdu. Düğün ve nişanlara bu günkü gibi kart basarak davetiye değilde, sormuk (akide) şekeri dağıtırlardı, yetmediği zaman kaya (kesme) şekeri dağıtırlardı. Mütevazi ve samimiydi hareketler ve masraflar.
O günler yaşlanıp kültür değişiklikleriyle karşılaştığımız zaman dayanılmaz özlemlerle anılıyor. Şimdi bakıyorum mayonez, rakı, bira, araba, telefon, davetiye, selpak mendil, hesap makinası, cep telefonu gibi malzemeler istila etmiş köyümüzü. Gelişmişliğin, zengin bir ülke olmanın, medeniyetin gereğidir bunlar ama o günleri yaşasaydınız siz bu saydıklarımı çevreyi kirleten etmenler olarak görürdünüz. Köprüde değilde kahvehanede konuşuyorlar ve eskiden benim falanca yerdeki tarla diye bahseden insanlar şimdi benim Ankara’daki, İstanbul’daki veya flanca yerdeki dairede falan gibi itici sözlerle başlıyorlar konuşmalara. Birbirlerine hiç bir güvenleri kalmamış, samimi ağırlamalardan uzak, misafirperverlik mahvolmuş durumlarda yaşanılıyor. Hayatta başarı düzeyini yakalayamamış insanlar ise hala o köprüde sohbet edebileceği eski dostlarını arıyorlar. Köyün müdaimi olmuş, eskisi gibi yaşayan fakat çocukları ise dışarıda mahcup. Çünkü kimi kot giyiyor, kimi jeans, kimi abiye; o ise annesinin kültürü olan entari, babasının kültürü olan saho. Abes düşüyor memleketinde, utanıyor köylüsünden.. Serbest ekonomi denilen bu galiba. Evet galiba ülkemiz zenginlik hastalığına hızlı yakalandı. Apartmanlar arasında kalmış gecekonduya döndü herkes. Diğerinden üstün bile olsa karşısındakinden utanıyor, acaba ben çokmu kaba kalmışım diye..
Artık o eskiden küfürle başlayan samimi ve komik sohbetler, Amerikan vari sohbetlerle, yabancı isimlerle ve orjin isimlerle başlıyor. Lakaplar eskiden kör, kel, pilavcı, godek, yangır, dümbük falan gibi iken şimdikiler maykıl, kolombo, gorbaçov, retkit vs. olmuş. Hem türkçe katledilmiş, hem anane.. Hayat işte. Hayattan ümidini insanlar kesiyor. Rekabet içinde, kazık atma ve üçkağıt yarışı gibi geliyor uğraşlar. Belki ben gerici gibi konuşuyorum sakın yanlış anlamayın elbette modern çağın gereklerinden arda kalmayacağız, bizde bu dünyada en üstün olmak için gayret göstereceğiz ama geçmiş samimiyet sadece beni özleten. Geçmiş insanlar beni özlemle kavuran. Yüzümüz daima gülüyordu. Hiç gülmeden bir günümüz geçmiyordu. Karın kaslarımız kuvvetli ve sağlıklıydı. Şimdi bütün insanlar göbekli acaba gülemediklerindenmi. çalışkan olan insanlar yaşama ve doğaya çok saygılıydılar, emeğin değerini bildikleri için. Şimdi zenginlikle gelen vahşet, acımasızlık ve doğa katliamı. Eskiden ineklerin, eşeklerin, atların, koyunların, köpeklerin bile adları vardı. Sarı kız, gurdo, uzun kulak, sakar, küpeli, mengilli, cankız, şeker, memeli vs. gibi. Onları bile kendileri ve çocukları gibi vazgeçilmez görürlerdi. Şimdi vizon, tavuk, köpek vs üretme çiftlikleri var. Sadece onlardan kazanabilecekleri paraları hesap eden sahipleri, Vizonların derilerini yüzmek için insani duygulardan uzak yöntemlerle kazançtan başka bir şey düşünmüyorlar. Neyse boş laftan öte gidemeyeceğimi biliyorum.
Hani doğal denge var ya.. İşte o doğal dengeyi vicdani kurallar belirlerdi. Gökyüzünde uçan bir kuşun, tarlayı mahveden bir köstebeğin, oturduğun yerde seni sinir eden bir sineğin veya ivezin, yararlı yararsız tüm hayvanların, tüm bitkilerin doğayı tamamlayan bir unsur olduğu, yaşam için hepsine gereksinim olduğu kabul edilirdi. Onlara olan bir kötülüğün hata sayıldığı, gereksiz yere öldürülmelerinin affedilmez günah olduğu varsayılırdı. İşte bu zihniyetti toplumun genel ahlak yapısı. İnsanlar acaba kendilerini güçlü buldukları zaman neden kötülük ve diktatörlük yapmak isterler. Altlarında bir araba olduğu zaman karınca ve değişik böcekleri tepeledikleri akıllarına bile gelmediği gibi, ceplerinde herşeye hükmedecek kadar paraları bulunduğunda yüzde onuyla doyacakları bir koyunu kesmekten, lezzetinden başka bir şeyini düşünmedikleri bir canlının yavrusunu katletmekten, onu annesinden ayırmaktan geri kalmazlar. Hayır hayır.. Doğanın dengesi, doğal seleksiyon bu değil. Doğal seleksiyonu akıl sahibi olmayan yaratıklar belirliyorlar. Akıl sahibi insan aynı zaman da vicdan sahibi olamıyor. Bir fabrikayla kilometrelerce uzunluktaki bir nehirde yaşayan milyarlarca balığın, yengeçin, kurbağanın, kaplumbağanın, yılanın, vs. canlıların hayatlarını katletmekten geri kalmıyorlar. Bunu bizler bildiğimiz halde hiç birimiz bu kötülüğe dur demiyoruz, görmüyoruz bile.
Bugün gelişmişliğin en önündeki ülkeler olan Amerikalıların, japonların, Kanadalıların, İngilizlerin bazı belgesellerde fok balıklarını, balinaları, penguenleri nasıl öldürdüklerini görüyoruz. Bir gram vicdanı olan bile seyredemiyor. Ama onlar alışmış bir şekilde ticari bir metaya dönüştürdükleri bu zihniyeti tüyleri bile titremeden yapıyorlar. Bizlerde hep o ülkelerin hayat tarzlarını, ekonomilerini, yaşam biçimlerini örnek aldığımız için bizim de vicdani geleceğimizin ufku karanlık. Hayvanlar, bitkiler, insanlar, doğa, uzay her yer allahın yarattığı ve eşit gördüğü yaratıklarıdır. Bu bilinç köylülerimin genel zihniyetiydi. Kimse kimsenin bağına, bahçesine zarar vermezdi. Amaçsız çiçek koparılmazdı. Yerinde sevilir ve koklanırdı.
Ormanlar yanıyor. Kim kime zarar veriyor bilmiyoruz. Ekolojik dengeler kötülük amaçlı yok ediliyor. Amazon ormanları dünyanın ciğerleriyse komşu ülkeler birbirinin turizmini yok etmek amaçlı terörist zihniyetle ormanını yakıyor. halbuki bizim ege sahillerimizdeki bitki örtüsünün Yunanistan, Bulgaristan vs. ülkelere de hayat verdiği, iklim özelliklerine yardımcı olduğu bilinmiyormu.
Köylülerimin çoğu okuryazar değildi. Ama düşüncelerinin hepsi Avrupaiydi. İlericilik, Atatürkçülüktü. Herkes çocuğunu okutur, bu köyün çoğalan nüfusu beslemeye yetmeyeceğini bilirlerdi. Azla yetinmesini bilen, ahlak ve törelerce zengin, samimi ve haysiyetliydiler. Herkesin birbirine güveni tamdı. Bir babanın gözleri önünde başka birisi büyüklük ve bilgeliğini kullanarak çocuğunun kulaklarını çekerdi. Baba ise bu himayekar davranıştan memnuniyetini yüz ifadeleriyle belli ederdi. Biz o köyün çocukları olarak sadece baba ve annemize saygı değil, tüm köy büyüklerine saygılarımızı sevgilerimizi ve itaatlerimizi sergilerdik. Hasta, yaşlı, kimsesiz insanların işleri büyüklerin emirleriyle gençler tarafından görülürdü. Düşününsene bir, herkes harmandan kalkmış, zor beden işine dayalı ırgatlık yapamayacak kadar düşkün ama yapmak mecburiyetinde olan çaresiz bir ihtiayr ya da hasta kimsenin hiç yorulmadan seyrederek işinin bitirilmesini. O insandaki memnuniyetin derecesini. Ona yapılan bu yardımın gönüllerde yaratacağı ferahlığı ve içtenliğin derecesini kavrayabiliyormusunuz.
Nostaljik yaşantıma sevgi ve özlemin kaynağı budur. Yaşlandıça bu dünyaya elveda diyen insanlarla, teknoloji ilerleyip Avrupai kültür yerleştikçe, insanlar zenginleşip bencilleştikçe bu güzel geleneklerde dar alanlara sıkışarak gülünç olup nihayetinde de kaybolmaya mecbur kaldılar. Çok değil bu dediklerim 20 yıl öncesine aitti. Rüzgar hızıyla ilerledi ve uçup gitti.