Bir süre daha süründükten sonra dinlenmeye karar verdik. Birere sigara yaktık. İkimizde kendi düşüncelerimize dalmışken uzaklardan bir su sesinin geldiğini fark ettik. Birazcık kendimiz toparlayıp zorda olsa su sesine doğru ilerledik. Su sesinin gittikçe kuvvetlendiği bir yere geldik.
Aman yarabbi. O da ne? Toprak içeri çökmeye başladı. Sanırsın deprem oluyor. Birden toprak tamamen içeri çöktü ve biz toprağın içine yuvarlandık.
Oda gibi, mezar gibi bir yere düşmüştük. Mustafa deden bayıldı korkudan. Öldü sandım bir an ama görsen nasıl korkuyorum.
Odanın için ayağa kalkılabilecek kadar yüksekti ama bacaklarım öyle bir tutulmuş ki kalkamıyorum. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Mustafa deden ayıldı. Gecenin kaçıydı bilmiyoruz. Zar zor ayağa kalktık. Ayaklarımıza kemikler çarpıyordu. El fenerini yaktığımızda gördük ki bir mezarlıktı burası.
Belki bir düzineye yakın heykel vardı. Korka, korka mezarın içinde dolaştığımızda bakır bir bakraç bulduk ama görsen içi silme altın dolu.
Bir sevindik, bir sevindik ama sorma. Hazineyi bulmuştuk sonunda. Heykeller işimize yaramazdı belki ama bu altınlarla zengin olmuştuk.
Bakracı aldık. Ne olur ne olmaz diye heykelleri de aldık yanımıza. Mezradan dışarı çıktık ama ne zorluk, ne emek, güç, kuvvet kalmamıştı.
Mezardan dışarı çıktığımızda bu mağaradan çıkamadan ölüp kalacağız burada diye öyle çok korktuk ki Mustafa deden ağlamaya başladı.
“Hiç girmeyecektik bu işe. Ben bu mağarada öldükten sonra ne yapayım bu kadar altınla. Kim bakar benim sabilere” diye hıçkıra, hıçkıra ağlıyordu. Bende çok korkuyordum orada ölmekten ama elimizde bir küp dolusu altınla orada ölümü bekleyemezdim.
“Hadi” dedim Mustafa dede'ne. “Biraz daha gideceğiz. Bak su sesinin olduğu yere doğru ilerleyeceğiz. Sonra kurtulacağız” dedim. Su sesine doğru sürünmeye devam ettik.
Yine epeyce süründük, süründük. Su sesi giderek yaklaşıyordu. Biraz daha ilerlediğimizde bir ışık göründü. Öyle çok sevindik ki. Artık tavada yükselmeye başlamıştı. Bir çeyrek saat daha kâh yürümeye çalışarak, kâh sürünerek ilerledik. Ve çıkışa vardık.
Bilmediğimiz, daha önce hiç görmediğimiz bir şelaleye gelmiştik. Gün yeni, yeni ışıyordu. Deli gibi sarıldık birbirimize. Sonra etrafıma bakmaya başladık şaşkınlıkla. İkimizde köyü ve çevresini avucumuzun içi gibi bildiğimiz halde burayı değil görmek bu ormanın, bu şelalenin adını bile duymamıştık.
Ne yapacağız diye kara, kara düşünürken bir de ne görelim. Tepemizde cübbeli, sarıklı ama kapkara yüzlü, kalın dudaklı bir adam dikliyor. Boynunda tuhaf işaretli bir kolye var. Sanki gözlerinde ateş fışkırıyor gibi bakıyor bize.
Öyle çok korkmuştuk ki Hiçbir şey diyemedik. Adam bize baktı, baktı. Sonra “Hayır, Olmaz” der gibi başını salladı ve o anda yanımızdaki bakraçtan bir alev topu çıktı. Alevin çıkmasıyla adamın kaybolması bir oldu. Ama artık bakracın içinde çil ,çil altın yerine bir bakraç dolusu kül vardı.
Öyle çok korkmuştuk ki. Korkudan ikimizde bayılmıştık. Gözümüzü açtığımızda mağaraya girdiğimiz yerdeydik. Gördüklerimiz, yaşadıklarımız rüyamıydı, hayal miydi bilemedik bir süre. Sonra etrafıma bakındığımızda gördük ki içi kül dolu bakraç ve birkaç parça heykel yanımızdaydı.
Çok korktuk. Ömrümüzden ömür gitti. Sonra bir hışımla etrafta ne varsa toplayıp eve geldik. Ama günlerce ikimizde ölümlerden dönesiye hasta olduk.”
Melis dedesinin anlattığı hikâye aklına gelince içi ürperdi yine. Dedesi doğrumu anlatırdı yoksa masalı mı bilemezdi ama her dinlediğinde, her hatırladığında içi ürperir, etkisini günler boyunca üzerinden atamazdı. DEVAMI YARIN