Hemşerimiz, Şair - Yazar Yusuf Dursun Beyefendi beni aradı ve bir sitemini dile getirdi...Bunu yazıya dönüştürdü ve benimle paylaştı, ben hemşerilerimle- okuyucularımızla paylaşıyorum. Takdir sizlerin.... (Yazının 2. Bölümü)
**************
“Elbette yeri gelmiş ülkemin, milletimin, insanlarımın da değerlerini de işlemiş, konu etmişim yazılarımda. Onlar da bunun farkındalar ve çalışmalarımı takdir ediyorlar. ‘Siz bizim gözümüz, kulağımızsınız. Buraları unutmayan, toprağına bağlı bir insansınız. Allah yardımcınız olsun.’ diyorlar. Ben de kendilerine yapacakları her tür etkinlikte katkı sağlayacağımı belirtiyorum ve kültüre sevdalı, eğitime önem veren, yazarlarını ve şairlerini takdir eden böylesi yetkililer, ilgililer olduğu için Allah’a şükrediyorum.” dedi.
“Şükrederseniz artırırım.” diyen bir Rabbin kullarıyız. Yani teşekkürü önemseyen bir Rabbin... Hâl böyleyken bir teşekkürü birbirimize neden çok görürüz? Yazarın bir ömür sermayesi olan eserini imzaladıktan sonra bilâbedel gönderdiği yetkili ve ilgililer, ona veya yayınevine bir teşekkürü neden esirgerler?
İşin bir başka yönü daha var: Yayınevi, bazı adreslere imzalı kitaplarımızı gönderiyor. Yayınevinin amacı hem eserini, hem yazarını tanıtmak ve mümkünse satış yapabilmektir. Bunda yadırganacak bir durum yok. Nasıl ki pazarda satıcılar size zorla bir malı satmıyorlarsa, yayınevi de öyle. Eserine güveniyor ki sana gönderiyor. Okursun, okutursun, inceletirsin, araştırırsın; beğenirsen, vatana, millete, maddi-manevi bütün değerlerine faydalı olacağına inanırsan alırsın. Fakat bunların hiçbirini yapmasan bile yayınevine veya yazara bir teşekkür yazısı göndermen güzel olmaz mı?
Ben, Yozgatlıyım. Bununla her zaman gurur duydum. Yaklaşık iki ay önce yayınevi aracılığıyla Yozgat merkez ve ilçelerindeki bazı yetkililere, imzalı kitaplarımdan gönderdik.
Yozgatlı bir yazar olarak hiç olmazsa kitapların alındığını belirten bir yazı, mail, telefon bekledim. Fakat hiçbirinden böyle bir cevap alamadım.
Sayın yetkililerin hiçbirini şahsen tanımam. Amacım, kimseyi üzmek değil, sadece yanlış giden bir şeylerin varlığına dikkat çekmektir. İdareciler, yoğun işleri arasında buna fırsat bulamamış olabilirler; fakat iki cümlelik bir talimatla bu konu kolayca halledilebilirdi. Sonuçta, bir hemşehrileri olarak böyle bir beklentiye hakkım olduğunu düşünüyorum.
Ben yazarım. Aynı zamanda şairim de; Bu bakımdan son sözü mısralara bırakıyorum:“
ÇÖZEMEDİM İNSANI
Altımıza döşek gibi serilen
Arzı gezdim, gezemedim insanı.
Üstümüze yorgan gibi gerilen
Göğü çözdüm, çözemedim insanı.
Yıldızla oynadım, güneşle coştum,
Bir bulut üstünde denizler aştım,
Kafdağı’nın doruğuna ulaştım,
Masal yazdım, yazamadım insanı.
Toprağın özünde cevheri duydum,
Altın’ı gizleyen örtüyü soydum,
Taşını, kumunu bir yana koydum,
Suyu süzdüm, süzemedim insanı.
Dikenler içinde güller bitiren,
Bir tohumdan bince başak yetiren,
Gönlümüzü yücelere götüren
Aşkı sezdim sezemedim insanı.
Dağlardan ses aldım sevda çağrıma,
Bir gül derman oldu gönül ağrıma.
“Hu” diyerek vurup kendi bağrıma,
Taşı ezdim ezemedim insanı.
Başı yerde gerek yetişmiş ekin,
Bize göre değil düşmanlık ve kin.
Hoş gördüm âlemi, Yaratan için,
Nefsi çizdim, çizemedim insanı.
YUSUF DURSUN
30 Aralık 2013, İstanbul.
[email protected]