Hemşehrimiz, Eğitimci Şair - Yazar Yusuf Dursun Beyefendi beni aradı ve bir sitemini dile getirdi...Bunu yazıya dönüştürdü ve benimle paylaştı, ben hemşehrilerimle- okuyucularımızla paylaşıyorum. Takdir sizlerin.... (Yazının1. Bölümü)
                   **************
“Bir pazar yerindeyim. Satıcıların, insana hiç de yabancı gelmeyen sesleri birbirine karışıyor. Pazarcılar, tezgahına koyduğu malı en kestirme yoldan satmanın telaşında. Müşteriler de elbette en güzel ürünü en ucuza almanın yollarını arıyor. Bütün bunlar tatlı bir telaşı yansıtıyor. Pazar yeri her hâliyle canlılığını koruyor. Pazarcılarla müşteriler arasında arada bir tartışma yaşansa da pazar yeri, günlük hayatımızdaki önemini korumaya devam ediyor.
Pazar yerinde bazen“pazarlık” yapılsa bile hiçbir müşteri, aldığı ürünü bedavaya getirmek istemiyor. Böyle bir şeyi teklif dahi etmiyor satıcıya. Biliyor ki satıcı, geçimini bu yolla sağlıyor. Müşteri diğer yandan mesela bir kilo domatesi, para ödeyerek almakla dolaylı yoldan üreticinin de emeğine katkıda bulunuyor. Bu süreç böylece devam ediyor.
Bizim semtin pazarı Cuma günü... Her hafta aynı saatlerde –pazara komşu olan camide Cuma namazını kıldıktan sonra- pazara uğrarım. Alış veriş yaptığım tezgâhlar bellidir. Aramızda bir dostluk oluşmuştur o pazarcılarla. Alacaklarımı söyler, beklerim; inanırım ki çürük mal vermezler bana. Bazen de kendim seçerim alacaklarımı. Malını seçtirmeyen tezgâhtan zaten bir şey almam. Onlarla işim yoktur benim. Sonunda paramı öderim, karşılıklı birer güzel sözden sonra evin yolunu tutarım.
Buraya kadar her şey olması gerektiği gibidir.
Fakat bundan sonrası için maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Hatta bunları yazıya dökme noktasında bile sıkıntı çektiğimi belirtmeliyim.
Ben bir “yazar”ım. 40 yıldır edebiyatın içindeyim. Bu zamana kadar pek çok yarışmadan ödül kazandım. Basılmış eserlerimin sayısı 30’a yaklaştı. Demem o ki bu konuda iddialıyım. Tıpkı en iyi ürünü yetiştirdiğini düşünen bir üretici gibi iddialı...
Bir eserin kitap hâline gelebilmesi için 40 yıllık tecrübeye en az 1 yıllık fiilî bir çalışma ekliyorum. Eserin dizgisi, mizampajı, resimlenmesi, ciltlenmesi, bir “kitap” olarak ete kemiğe bürünmesi için onlarca insan ter döküyor, mesai harcıyor. Ortaya çıkan eserin en azından önce manevi sonrasında da maddi karşılığının hak sahiplerine verilmesi gerekiyor. Fakat bunun hak edilen ölçüde asla mümkün olmadığını görüyor ve yazar-şair camiası adına üzülüyoruz.
Bazı kurumlar bizi imza gününe davet ediyor. Bir veya birkaç günümüzü ayırıp gidiyoruz. Okuyucuyla buluşmanın heyecanıyla bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Programın sonunda kitapları imzalayacağız. Fakat o da ne? Bir vatandaş, eline aldığı bir kitabı imzalatıyor ve ardına bakmadan gidiyor... Bunu, bir başkası takip edince, kitabın bir bedelinin olduğunu söylemek zorunda kalıyoruz. Bunun üzerine o kardeşimiz, kitabı bıraktığı gibi oradan uzaklaşıyor. Âdeta kitap bedelsiz ise alınır, bedeli olunca alınmaz yaklaşımı sergileniyor. Kitaba verilecek para olmadığına inanılıyor çünkü.  Kitap kıymetini bilen değerli okuyucular yok mu? Elbette var. Belki de onların varlığıdır bize güç veren. Fakat bunların sayısı o kadar az ki...
Bir gün yazar dostlarımdan biriyle otururken, “Özellikle doğup büyüdüğümüz, ekmeğini yiyip suyunu içtiğimiz memleketimize yönelik işler yapabilmeli, oradaki yetkilileri de bundan haberdar etmeliyiz. Son çıkan kitabımdan ildeki yetkililere imzalayıp gönderdim. Sağ olsunlar kendilerinden, kitabın ulaştığını, güzel bir çalışma olduğunu, başarılarımın devamını dilediklerini belirten telefon ve mailler aldım. Çok mutlu oldum. Çünkü ben memleketimin bir değeriyim, tıpkı en meşhur siyasetçileri gibi. Şiirime, hikâyeme memleketimin dağlarını, ovalarını, çeşmelerini, yıldızlarını, insanlarını, türkülerini, sokaklarını, ağaçlarını işlemişim… Yani memleketimi, edebiyata mal etmiş ve gelecek nesillere bir kaynak bırakmışım. .. ( Devamı Yarın)